Bu tipik bir kitap eleştirisi değil, daha çok beğendim/beğenmedim, anladım/anlamadım yazısı. Ben kitabı okurken ve bitirdikten sonra kafamda dolananları yazacağım. Yazarın şimdiye değin yazmış olduğu tüm kitaplarını okumuş, sadık bir okur olarak buna hakkım olduğunu düşünüyorum. 

Son yıllarda her yıl bir kitap yazabiliyor olması beni oldukça meraklandıran bir durum. Toplamda yanılmıyorsam on altı kitabı olmuş. Bir yazar için oldukça iyi bir sayı. Bu kitapta da yazarın yaşıyla ilgili olsa gerek, bir panik havası sezdim. “Zaman artık daraldı, kafamda bir sürü proje filizcikleri var ama bunları geliştirecek zaman bende yok, o yüzden her şeye bir dokunup çekileyim,” diye düşünmüş herhalde yazar, diye düşünüyor insan. Bir de bir nörolog olarak, mesleki hastalıktan ötürü, başka düşüncelerimde var ama onları kendime saklayayım, daha iyi. Bu sebeplerden altı ay sonra çıkabilecek bir yeni Paul Auster kitabı beni çok da fazla şaşırtmayacak ama kitabı alıp okuma konusunda da çok meraklandırmayacak. Yani, bu sefer olduğu gibi bir anda okuma listesine üçüncü sıradan değil de en iyi ihtimalle otuzlardan filan girecek.
Çeşitli kitap dergilerindekinin aksine kitabın konusunu özetlemeyeceğim. Merak eden alır okur zaten. Tipik bir Paul Auster romanı zaten. Elimizde sayılı karakter var, biri diğerinden daha fazla ön planda değil. Benim kafamda herhangi biri, olayların etrafında döndüğü Miles bile, bir protagonist olarak belirmedi. Belki de yazar tarafından böyle kurgulanmıştı. Muhtemel, çünkü bir önceki kitap “Görünmeyen”de de hikayenin anlatıcısı tıkanıp bir yerde bırakıyor, bir başkası devam ediyor, hikayenin sonu başında var olmayan karakterlerle bitiyordu (Yanlış hatırlamıyorsam). “Görünmeyen”de insani bir durummuş gibi ensest söz konusu edilirken, “Sunset Park”ta Amerika için zaman zaman gündeme gelip, zaman zaman küllenen ‘karşı cinsten, kendinden bariz küçük yaştakilerle cinsel ilişki’ olabildiğince coşkulu şekilde dile getiriliyor. Hem de bir değil, iki örnekle izliyoruz bu durumu. Nihayetinde bu ilişkilerden biri kavuşma ile biterken diğeri sanki sonsuz bir ayrılığa savruluyor. Bir bakıma, her şey olası ayrılıkla sonlanacak ilişki için başlıyor. Miles, görece tutturduğu yaşam düzenini, yaşça kendinden çok küçük Pilar için bozuyor.
Anlamadığım ya da sevmediğim için anlamak istemediğim şeyler vardı bu kitapta. Birincisi Amerikalı olmayan okuyucuya sanki her satır başında “Hey sen, Amerikalı olmayan kişi! Biz Amerikalılar beyzbolu iyi biliriz ve Amerikalı olmayan kimse bilemez. İyi bir Amerikalı baba ile oğlu arasında beyzbol’la kurulan güçlü bir bağ vardır,” deniyormuş gibi gelen, sayfalarca süren beyzbol kısımlarını anlamadım ve çok sıkıldım.
İkincisi, Ellen’ın desenleriydi. Desenlerin nitelikleriyle anlatılmak istenen neydi, onu da tam anlayamadım. Anlatılmak istenen Ellen’ın dokuz yıl önce tırpanlanmış cinsel hayatı ise, hani bu konuda ne kadar umutsuz bir vak’a olduğunu anlattı bana o desenler,  o kadar. Bir de nispeten konzervatif olmamdan olsa gerek, rahatsız edici buldum.
Üçüncüsü, Miles ile Bing arasındaki ilişkinin neden o kadar inandırıcılıktan uzak ve eğreti olduğu idi. Bence, Miles’ın ilişkideki tek maksadı Bing’i ailesi ile arasında iletişim kurucu olmaktan öte görmemesi. Bing de gayet durumun farkında ama bu duruma karşın  ilişkiyi sürdürecek kadar zaaflarla donatılmış bir kişilik. Miles’ın karakter özellikleri nedeni ile normal şartlarda kendisi gibi birisi ile işi olmayacağının farkında. Aralarındaki ilişki öyle iğreti, öyle iğreti ki bence, yazar kendi bile inanmamış7,5 yıl görüşmeden, mektuplarla sürdürülen bu iletişimin arkasında ortak bir geçmişleri olduğuna.
Birden aklıma bahsi geçen konuları sıralamak geldi:
         ekonomik kriz
         akıl yaşta değil baştadır
         öksüz kalan çocuklar kardeşlerden baskın olanı tarafından yönetilir
         durum gerektirirse kaçılır
         özlük / üveylik
         dirayetli olmak, istediğini yapmak
         ölümle parçalanan aile
         kadim dostluklar
         intihar
         cemaat hissinin iyi bir şey olması
         boşandıktan sonra medeniyet içinde dost kalabilmek
         anneliğe hazır olmamak
         kendinden yaşça oldukça küçük biriyle (<18) ilişkiye girmek, hatta hamile kalmak
         ihanet
         cinsel yolla bulaşan hastalık
         cinsel takıntılar
         eşcinsel ilişki deneyimi
         insanın ne olursa olsun kendi annesinin yerini başka kimsenin tutamayacağı
         tabii ki de BEYZBOL
         Vietnam savaşı
         çeşitli ülkelerde siyasi otorite tarafından zulüm gören yazarlar, TCK 301. madde de es geçilmemiş
         PEN
         kilolu olmak, vücudunu beğenmemek
         polisle başın derde girmesi
         tez yazmanın çok zor bir şey olması (hani ben de tez yazdım zamanında ama hiçbir zaman anlayamadım insanların tez yazmasının neden yıllarca sürdüğünü)
         parasızlık
         hayatın minimalize edilmesi
         oturaklı yazarın kendini açık etmemesi ve röportaj vermemesinin doğru olması (kesinlikle buna katılıyorum, hatta Salinger’ı bu konuda her zaman, her ne kadar onunki de biraz fazla abartılı olsa da, çok takdir etmişimdir)
Bu liste daha da uzar … ama içim şişti. Okurken nispeten zevk almıştım. Keşke bu kadar çok konu olmasaymış. Bu arada bahsetmediğim karakterler de var: Alice, Jake, Mary-Lee, Willa, Renzo, Korngold, vs. En sempatik karakterin bence Alice olduğunu da belirtmeliyim.
Kitap bana tüm okumam boyunca hem yazarın hem de başka yazarların bir dolu eserini çağrıştırdı. Bu da çok rahatsız etti ve yordu beni.
Hızlı okunan bir kitaptı. Okurken de fena değildi. Üstüne düşününce bu kadar uzun bir yazı çıktı ortaya.
Kendimle ilgili de bir şey öğrendim. ‘Tanrı anlatıcı’ sevmiyorum ben. ‘Birincil tekil kişi anlatıcı’ daha inandırıcı geliyor bana.
Son olarak: Kitapta anlatı bir yumrukla başlayıp, bir yumrukla bitiyor. Sözün özü, sanırım yazar bu kalabalık anlatısında, “Bazen hayat sıfıra sıfır, elde var sıfırdır,” demek istemiş.
Reklamlar