Etiketler

,


>

Roman okumak kolaydır, ben çoğunlukla roman okurum. Kalın romanlar severim hatta. Başladım mı, kolay bitmesin isterim. Okuduğum metinle uzun süre yoldaşlık edelim, ayrılmayalım birbirimizden isterim. Birbirimizi anlayalım, kucaklayalım, sarmayalım isterim. Okumakta olduğum metin bitmeye yaklaştığında, son sayfaları hangi koşullarda, nerede okuyacağım konusunda mizansenler çizerim kafamda. Havaalanındaysam eğer, bırakırım son elli sayfayı otel odasında okurum, hostesin çay servisiyle bölünmesine kıyamam.
Öykü okumak zordur. Daha fazla emek ister. Tüm dikkatinizi ister sizden. Az zamanda çok şey anlatacak, aralardaki boşlukları sizden tamamlamanızı isteyecektir. Ciddi bir işbirliği ister sizden öykü. Romanda sayfalarca anlatılabilecek bir gülüş, öyküde birkaç kelimeyle anlatılır. Okuması zor olduğu için yazması da zordur. Hüner ister.
Roman okumak kolaydır, tutarsınız hikayenin ucundan, gidersiniz. Sonunu az çok bilirsiniz. Çoğunda ana izlek anlatının ortalarında bir yerlerde kırılır. Kafanıza balyoz indireni çok değildir. Oysa, öykünün yeri dar, anlatacağı çoktur. Son satırına kadar beklersiniz olabilecek sürprizleri. Hepsi otel odasına kadar bekletilesidir. İyi yazılmış bir öyküyü okursunuz, tadı damağınızda kalır.
“Bir De Baktım Yoksun” da bir var, bir yok olan altı öykü var. Ölen babanın ardından yazılmış, her birinde baba motifinin ön planda veya arka planda kendini gösterdiği altı öykü okuyoruz. Zaman zaman hayalle gerçek  ustalıkla karışıyor birbirine.
‘Sarmaşık’ ta mekan bir hayal ormanda babayla hayattayken hiç olamamış, cesaret edilememiş hesaplaşma gerçekleşiyor.
Kitabın favorisi, okuyan herkes için sanırım ‘Portobello 22’. Favori olmasının sebebi muhtemelen herkesin yaşanamamış aşkın büyüsüne kapılması. Bu öyküde de adı aynı olan iki öykü kahramanın gayet olağan görünen koşullarda sıra dışı karşılaşmaları bir kez daha hayal mi yoksa gerçek miydi duygusunu yaşatıyor insana.   
‘Kırmızı’ da, gerçek olması imkansız görünen öykü kahramanının, bir Edward Hopper eskizinin,  ardına gizlenmiş bir baba-halayla karşılaşıyoruz.
Baba – kız  ikilisini aramaya başlarken ‘Battaniye’ karşılıyor bizi. Hiç çıkmak istemiyor insan o battaniyenin ardından.
‘Kertenkele’de hüznün en koyusuna boğuluyoruz.
‘İyi uykular’da ise yazar bizimle ve babasıyla vedalaşıyor. Eminim, bu veda burada bitmiyor. Sonrasını merak ediyor insan, dahasını istiyor.
Her öyküden sonra bir kez daha aynı yorgunluk yaşanıyor. Her gün bir öyküyle bitiyor. Bir günde iki öykü olmuyor.
Bunlar benim ilk okuduğum Yekta Kopan öyküleriydi ama son olmayacaklar, biliyorum.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    
Reklamlar