Etiketler

, , , , , , , ,


Geçen hafta yaşadığım, blogumun facebookta paylaşımının engellenmesi girişiminden sonra malumunuz, Cuma’ları gündemle ilgili yazmaya karar vermiştim. Bu haftanın gündeminden benim aklımda iki şey kaldı. Biri milletvekili aday listeleri, diğeri de sakız vak’ası. Şifre skandalı “Vardı, Yoktu” derken küllenmeye yüz tuttu. Hepimizin ağzına bir “Sehven” kelimesi takıldı. Sağolsun böyle olaylar sayesinde kelime dağarcığımız zenginleşiyor. Düşündüm de ülkem fantastik bir roman için ne güzel bir mekan olurdu. Belleksiz insanları, kullanılmayan kelimeleri olmayacak olaylarla ortaya çıkaran, o güne değin hiç tanınmayan ,bilinmeyen bürokratları, “O da olmayıversin” diye bağıran çığırtkanları ile renkli bir atmosfer çizilebilirdi mesela.

Milletvekili aday listeleri ile açıkcası hiç ilgilenmedim. Önünde sonunda, kel alaka bir adam kağıt üzerinde beni mecliste temsil ediyor olacak. Oradan buradan duyduğum, liste dışı kalmışların hikayeleri ise kısa süreli olarak eğlendirdi beni, o kadar.

Asıl bir olay vardı ki, adı gibi yapış yapış oldu, uzadıkça uzadı. Bir bakıma konu, çıktığı yerde kaldı, bir bakıma alakasız yerlere ulaştı, ülkemizin kültür hayatı için çok önemli unsurlarından birinin kapatılması bile konuşulur oldu. Durumdan utanması gereken kişi olayı bayrak yapıp facebook’ta salladı, ekşi sözlük alemi çalkalandı. Sonuçta, “Yavuz hırsız, ev sahibini bastırdı.”

Bu olay sebebiyle, dün bilgilerimi tazeledim. Öğrendiklerimi bildiklerime ekledim.

1)      Sinemada en arkadaki, tiyatroda ise en öndeki koltuklar kıymetlidir. Bu sebepten biletler satışa çıktığında önce bu koltuklar satılır. Hele ki sözkonusu Devlet Tiyatroları olduğunda biletler genelde satışa çıktığı gün biter, öyle son anda en önde koltuk bulunmaz.

2)      Tiyatroda seyirci kısmının karartılmasının nedeni, oyuncuların seyircileri görmesini engellemek değildir. Amaç, seyircinin daha aydınlık olan sahneyi daha iyi görebilmesidir. Eğer oyuncunun seyirci ile hiç iletişimi olmaması gerekseydi, arada sorgu odalarındaki gibi aynalı cam olurdu.

3)      Kapılar kapatıldıktan sonra perde arası olana kadar içeri seyirci alınmaz. Tiyatro seyretmek ciddi bir iştir. Geç kalınmaz. Bunun sebebi hem oyuncunun hem de seyircinin dikkatini bozmamaktır. Sinemada bile bir film beğenilmezse, seyreden diğer insanlara saygısızlık olmasın diye ‘Ara’ beklenir. Her şeyin canlı canlı yaşandığı tiyatroda ise kalkıp gitmek için en azından sahne araları beklenmelidir. Sahne arasında çıkmak bile yeterince görgüsüzlüktür. Siz zaten o oyun süresi vaktinizi oraya ayırmışsınızdır, bekleyebilirsiniz.

4)      Dünyanın belli başlı tiyatro salonlarının seyirci için hazırlanmış talimatnamelerini okudum. Şaşmaz şekilde yazan şu idi. “No foods, drinks, gums and candies are allowed in the theatre house.” Buna göre seyirci tiyatro salonu içinde bir şey yiyemez, içemez, sakız çiğneyemez ve şekerleme atıştıramaz. Meşhur mektupta söylendiği üzere tiyatro salonuna girmezden evvel ağza atılıveren sakız çıkarılmalı, işe duygusallık katmak üzere dile getirilen hastalık halinde pastil ihtiyacı olan varsa içeri girmemeli ya da tedavi perde arasında yapmalıdır. Bazı salonlarda, su içilmesine bile izin verilmiyor. Bir salon için şunu okudum. “…Oyunda gerilim yoksa mümkünse tırnaklarınızı bile yemeyiniz.”

5)      Tiyatro salonunda olanlar orada kalır. Oyun gereği seyirciye sataşılabilir, seyirci sahneye çıkarılıp oyuna dahil edilebilir. En bıçkın delikanlı adama homoseksüel gibi davranılabilir. Orada olur, biter. Bıçkın delikanlı hakarete uğramış hissederse kendini, bilemem tabii. Benim aklıma başka şeyler gelir.

Bence tüm mesele kendini fazla önemsemekten kaynaklanıyor. Bu ülkede her zaman birileri, kendilerini birisinin oğlu, kızı, yeğeni olmaktan ötürü fazlaca önemsemiştir. Devir döndüğünde kimse bunların adını hatırlamaz, çünkü bir dönemde adları sabun köpüğü olaylarla anılır. Eğer söz konusu kişi gerçekten önemli birisi ise birine, birilerine  hayrı dokunur işi ile adı kalır. Biz daha şimdiye kadar böyle bir şey görmedik.

Bu olay da bu haftadan bize kalan, umarım ileride bir mesel olarak anlatabileceğimiz ama eminim önümüzdeki hafta bile hatırlamayacağımız bir “Çam sakızı, çoban armağanıdır.”

Reklamlar