Etiketler

, , , , , , , , ,


Yönetmen: Katherine Dieckmann

Oyuncular: Uma Thurman, Anthony Edwards

Özünde bir başı kesik tavuk hikayesi. Ya da başka bir deyişle, kuyruğu yanmış it. İçinde potansiyel bir saldırganlık barındırdığı için benim tercihim ikinci benzetme ama filme uyan ilki.

Eliza, iki çocuk annesidir. Kocası Avery ve iki çocuğu ile birlikte New Jersey’de asansörü olmayan ama manzarası güzel bir apartmanda oturmaktadır. Eliza’nın bir gününe şahit oluruz. O gün, büyük çocuğu olan kızı Clara’nın 6. yaş doğumgünüdür.Yorucu gün yataktan kalkar kalkmaz başlar. Eliza’nın bir yapılacaklar listesi vardır. Burada sık tekrarlanan maddelerden birinin ‘Blog’ olduğunu görürüz. Eliza’nın “The Bjorn Identity” adını verdiği bir blogu vardır ve burada günlük yaşantısını birebir yazmaktadır. Öyle ki bazen sınırları aşar, en yakın arkadaşının küvette plastik banyo oyuncağı ördekle macerasını isim vererek yazar. Güne başlarken tesadüfen bir blog yarışması keşfeder. Beş yüz kelime ile ‘anneliği’ en iyi anlatan kişiye 3000 dolar ödül ve sürekli iş teklif edilmektedir. Eliza, bunu kendisi için bir fırsat olarak görür. Bu yarışmayı kazanırsa büyük bir hengameyle içinde yuvarlandığı yaşamından çıkabilecek, belki de yayınlanmış bir kitabı olan bir yazar olarak yeniden doğrudürüst yazmaya başlayabilecektir.

İşte, Eliza akşama kadar yazının başında kullandığım benzetmeler misali bir taraftan ortalıkta dolanırken bir taraftan da yarışmanın son katılım tarihi o gün 12 p.m. olduğu için geceyarısına kadar anneliği tarifi eden blog yazısını yazmalıdır.

Filmin başından sonuna kadar bir karmaşa var. Karmaşa her yerde. Bir kere Eliza’ların evi karmakarışık (bizim eve çok benziyordu, neyse ki biz kitapları küçük tuvalette kurduğumuz derme çatma bir kitaplıkta tutuyoruz, bizim ev biraz daha iyi durumda), sokaklar, Eliza’nın alış-veriş için girdiği dükkanlar karmakarışık. İnsanlar sabırsız ve kaba.

Eliza’nın eşi Avery (Acil Servis dizisinin Mark’ı) ise standart bir baba ve koca. Aslında çoraplarını salonda bırakıyor diye hakkını yemeyeyim, ortalamanın üstü… ama o kadar.

Kendimle çok fazla ortak şey seyretmek hoşuma gitmediğimden sanırım bayılmadım filme. Hatta, Eliza’nın durumu yüzünden içimi bir sıkıntı kapladı bile diyebilirim.  Eliza benim gibi bir de çalışsaydı ne olurdu, diye şükrettim açıkcası. Esasında şöyle demeliyim, Eliza’nın durumunda çok da kötü bir şey yoktu. Benim şu an hayalini kurduğum yaşam bile diyebilirim.

Bu filmi Anneler Günü’nde anneler seyretmesin, babalar ve çocuklar seyretsin. Daha doğrusu şöyle yapın: Bu Pazar baba çocuklarla evde kalsın, ister seyretsin ister seyretmesin. Siz de şöyle giyinin kuşanın, makyajınızı yapın, canınız nereye gitmek istiyorsa oraya gidin. Mesela sinemada “Beni Asla Bırakma” oynuyor. Ben filmi görmedim ama hikaye iyidir. Gidin, kimse bölmeden (biz Motherhood’u izlerken en az on iki kere durdurmak zorunda kaldık) keyfiyle seyredin. Sonra çıkışta bir kafeye oturun, etrafınıza boş boş bakarak soğutmadan bir kahve için. Baktınız hala evden arayan yok, bunun kıymetini bilin, bir tane daha kahve söyleyin.

Reklamlar