Etiketler

, , , , , , ,


Bu kitap için şöyle bir arama yaptığınızda hemen hemen her yerde, kitabın arka kapağında yer alan şu cümleyi okuyorsunuz : “Yazar, insan ruhuna bir su damlasının gerisinden bakıyor.”

İnsan ruhuna su damlasının gerisinden bakmak…bu cümle etkiliyor insanı.

Kitabı elinize aldığınızda, kitabın cismine bakıp ‘Biter bu,’ diyor insan, ‘çabuk biter’. Sıradan bir yol anlatısıymış gibi başlıyor. Anlatı dolaysız. Diyaloglar sıradanmış gibi.

Bir tren vagonunda üç kişi vardır. Bir genç kadın, hasta bir genç adam ve bir yolcu daha. Genç kadın, hasta adamın bakımını üstlenmiş görünmektedir. Derken yolcu, genç kadının tren camındaki görüntüsüne takılır ve işte destansı anlatı yolcunun sol elinin bükülüp açılan işaret parmağının gösterdiği yerde başlar. Bu, dağlarda gezmeyi seven yolcunun hikayesidir. Yolcunun ve sıra dışı bir geyşanın üç karşılaşmasının hikayesi anlatılır. İlk karşılaşma bizim başladığımız zamanın öncesindedir. İkinci buluşma şimdidir. Üçüncü karşılaşma ise trendeki hasta, genç adamın ölümünden sonradır. Anlatılan gizemli yolcu ile geyşanın hikayesiymiş gibi görünse de, izler gibi okunan bu anlatıda Her yer ama her yer karla kaplı ve bembeyazdır. Öyle ki, zaman zaman beyazlık insanı kör edecek kadar keskinleşir. Bu beyaz örtünün ardında trendeki genç kadının tren camına yansıyan görüntüsü tüm anlatı boyunca varlığını hissettirir.   Anlatının sonlarına doğru yolcu, anlatının geçtiği kaplıca köyünden başka köylere gider. Bunlardan biri özel bir kumaş olan Çicimi’nin dokunduğu köydür. Yolcu buraya “Çicimi Ülkesi” der. Kıl iplerle nadide kumaş ilmek ilmek dokunurken kar tabakası kalınlaşır. İnsan okurken iliklerine kadar üşür. Sonunda okur, karın yakması gibi bir yangının soğuğuyla donar, kalır. Kitaptan dört isim kazınır belleğine okurun:

– Şimamura (yolcu)

– Komako (geyşa)

– Yoko (trendeki genç kadın)

– Yukio (trendeki hasta adam)

O sıradanmış gibi görünen ilk birkaç sayfadan sonra kitap boyunca her cümle okuru vurur. Dönüp dönüp bir daha okumak ihtiyacı hissedilir. Belki de döne döne okumaktan kitap, her ne kadar çabuk bitmiş olsa da, bittiğinde hissedilen şey çok daha fazlasının okunduğudur.

Ben, anlatı boyunca,  başından sonuna kadar,  yazarın muazzam bir mozaik tablo yarattığını hissettim. Her taş düşünülerek seçilmiş, bir taşın yanına diğeri konulurken hiç acele edilmemiş, yazar tablosunu keyfini çıkararak, doya doya oluşturmuştu. Belki de bu tablonun tamamlanması için yıllar geçmesi gerekmiş, yazar sanki zaman zaman uzun aralarla soluklanmak zorunda kalmıştı.

Yasunari Kavabata, Nobel ödülünü alan ilk Japon olarak Japon Edebiyatı’nın tüm dünyada tanınmasını sağlamış bir yazar. Yazarın kendi yaşamı da romanları aratmayacak trajedilerle dolu. Çok küçükken ebeveynlerini kaybetmiş. Büyükanne ve büyükbabası tarafından büyütülmüş. Ebeveynlerin kaybını takiben kendisinden büyük olan kızkardeşi bir teyze/hala tarafından alınmış, ayrılıktan sonra kardeşini sadece bir kez görebilmiş. Büyükanne ve büyük babasını sırası ile yedi ve onbeş yaşlarında kaybetmiş, sonrasında hayat onun için tek başına yürünen bir yol olmuş. Yasunari Kavabata, Nobel Ödülü’nü aldıktan dört yıl sonra, intihar mı yoksa kaza mı olduğu şaibeli bir şekilde ölmüş.

Kitabı okuyup bitirdikten sonra, bu yazıyı yazmak için yazarın yaşamını araştırırken ‘Karlar Ülkesi’ni on iki yılda yazmış olduğunu okumak beni tahmin edileceği üzere hiç şaşırtmadı.

Son olarak, benim elimdeki kitap Selma Öğünç’ün çevirisiydi. Okuduğum en başarılı çevirilerden biri olduğunu söylemeliyim.

Reklamlar