Etiketler

, , , , , , , , ,


Dün kendi halim ve çocuklar ziyadesiyle eğlendirdi beni. ..

Her zaman anlatmaya baştan başlamak en doğrudan öte en güzel olandır. Ortadan daldınız mı konuya, insan ‘bunun başında ne vardı?’ derdinden sonunun geldiğini anlayamaz. Yani sırf daha iyi anlaşılsın diye baştan anlatmalı yoksa doğru olan her şeyin güzel olması gerekliliği önermesinden ötürü değil. Zaten doğru olan şeylerin pek çoğu bünyesinde bir anormallik barındırır, o yüzden de genelde pek güzel değildirler.  İşte, şimdi nasıl böyle konuyu abuk sabuk uzatıyorsam, dün kendi kendimi eğlendirmem de öyle acayipti.

Evvelki gün bir tesadüf eseri Can Yayınları facebook’taki sayfasında Siri Hustvedt’in Sevdiklerim adlı kitabı hakkında yaptığım yorumu yayınlamak istedi. Elbette çok sevindim. Daha konuya gelemedim ama söylemeden geçemeyeceğim, Siri Hustvedt, beyi Paul Auster’a rahat on basar. Kurgu konusunda olsun, anlatım konusunda olsun kesin çok çok daha iyi bir yazar. Neyse, dün de bir özgüvenle Can Yayınları’na André Gide’nin Kadınlar Okulu hakkındaki yorumumu gönderdim. Bu yazım görece daha eski olduğu için sonra açıp okudum. Bir de ne göreyim. Şöyle yazmışım: “Öylesine yoğun bir anlatımla karşı karşıya kalıyoruz ki, kitap bittiğinde sanki dört yüz sayfalık, soluksuz bir maratondan çıkmış gibi oluyor insan.” Bu cümleyi okuyunca yerimde çakıldım kaldım. Çünkü benzer bir cümleyi iki gün önce Yasunari Kavabata’nın Karlar Ülkesinde kitabı için yazmıştım: “Belki de döne döne okumaktan, kitap her ne kadar çabuk bitmiş olsa da, bittiğinde en az 500 sayfa okunmuş gibi hissediliyor.” Bu son cümleyi yazarken pek bir tanıdık gelmişti açıkcası. Yani kendi kendimden aşırmıştım, görünen buydu. Görünmeyen ise benim günlük yaşamımda kullandığım garip ölçü sistemimin devreye girmiş olmasıydı. Derhal Karlar Ülkesi’ndeki cümleyi değiştirdim tabi.

İki yüz sayfalık Kadınlar Okulu için 400 sayfa, 125 sayfalık Karlar Ülkesi için ise 500 sayfaya bedel demişim. Hımm.. yani benim ölçü sistemime göre Karlar Ülkesi yoğunluk açısından bana Kadınlar Okulu’nun iki katını hissettirmiş. Bu bence gayet açık, matematiksel bir hesap. Şükür çok daha fazla kullandığım ölçü birimleri olan  kafam kadar, kol kadar, benim boyumu aşmaz, hayvan kadar, dana kadar, manda ne ki, fare bile onun yanında büyük, tırnağım olamaz, kafamdaki saçtan çok, burnumun ucundan yakın, tükürsem temizler ( bu ölçü birimi değildi galiba) gibi bir terimle ifade etmemişim.

*

Akşam saat on sularında esti, kek yapmaya kalkıştım. Malzemeleri kaba koyarken biraz beyaz un koymuştum ki, kepekli unla yapmaya karar verdim. O neydi, o öyle? Süt ekledikçe özlendi, süt ekledikçe özlendi. Tamam, dedim. Yine bir başarısız deneme ile karşı karşıyayım. Ben keki yaparken elbet Defi de dibimde, tezgahın üzerinde yerin almıştı. Keki tepsiye dökmeye hazırlanırken mikser karıştırıcısında kalan şekerli kek hamurunu yalamak umuduyla KemKem de yanımızda bitti. Salondan  bir şey almak için mutfaktan çıkarken KemKem’e “Kardeşine bak, bir şeye elini sürmesin!” dedim. Arkamdan duyduğum diyalog:

Defi : Bana bakiyo musun abi?

KemKem : Bakıyorum.

Defi: İyi bak, eyimi bir şeye süymeyeyim.

Ne diyeyim, koptum.

Buradan okununca ne kadar komik bilmiyorum ama feci komikti. Bu arada KemKem 9, Defi 2,5 yaşında. Herkesin çocuğu kendisi için özel ve mucizeviyken, başkalarının çocuğu ise “Çocuk işte!”

Şükür bunun fazlasıyla farkında olacak kadar içgörü sahibiyim.

Kek deli güzel, kafam kadar kabardı. Kabarması için pişerken müdahalede bulundum, üzeri tam kabuk bağlamışken bir bıçakla artı şeklinde kabuğu çizdim. Sonra o çizdiğim yerden boşluk bulan hamur rahat rahat yukarı doğru yükseldi.

Parça çikolatalı, kepekli kek. Baktık tadına, hamur olmamış. Kepekli undan tıkızık (bu da bir terim işte!) ama yumuşak ve kabarık. Şekeri de çok değil. Ölçü? Anlattım, ölçü filan yok, göz kararı bile değil. Biz de bir daha yiyebilecek miyiz böyle bir kek? Bilemiyorum hani….

* Tamamı gündelik kullanılan dille yazılmıştır.

Reklamlar