Etiketler

, , , , , ,


Dün aylardır planladığımız şeylerden birini yaptık, Kadıköy’e gittik. Vav, ne müthiş bir iş! Bizim için öyle. İnsan çoluk çocuk öyle öğrenciyken olduğu gibi aklına geleni zırt diye yapamıyor.

Aslına bakılacak olursa, gitmemiz artık bir zorunluluk olmuştu. Bu blog işi yüzünden ömrüm boyunca olmadığım kadar fotoğraf düşkünü olmuştum. Fotoğraf makinemizin pili şarj tutmadığından fotoğrafları Blackberry’le çekip kendime mail atıyordum ve bir kare fotoğraf için  bayağı gereksiz bir işlemler silsilesi ortaya çıkıyordu. Pil için Yazıcıoğlu’na gitmişken elbette kapalı ve yağmurlu günlerden sonra yüzünü göstermiş olan güneşin bize sunduğu bu güzel günde Kadıköy’ün tadını çıkarmamak olmazdı (Ne cümle kurdum be!)

Benim dershaneye başladığım, 1991 yılı ile karşılaştırınca dünkü Kadıköy bambaşka bir yerdi. O zamanlar, fast food’un yeni yeni popülerleşmesi ile  postanenin orada bir iki tane kafeterya-lokanta arası bir iki yer vardı. Mesela eskiden Postanenin tam karşı köşesinde kaset satan (CD değil!) bir yer, (Seyhan Müzik miydi?) varken şimdi çağımıza uygun bir Starbucks hizmet veriyor.

Girdik Starbucks’ın oradan, yukarı Balık Pazarı’na doğru çıkmaya başladık. Aklımızda bira-kokoreç var. Mercan eskiden ne olduğunu hatırlamadığım bir yere, köşebaşına çok katlı bir yer açmış. Dışarıda da masalar var. Oraya oturmadık. Eskiden Sargın’la Mercan’ın yan yana olduğu yere gidecektik. Anladığım kadarıyla Mercan Kadıköy’deki tüm kokoreç piyasasını ele geçrimiş. Sargın yoktu. Daha yukardaki en eski Mercan’a gidip tahta sandalyelerimize oturduk. Eskiden olduğu gibi. Eskilerden bir şey yoktu ama orada. Kaz. Gelene gidene musallat olan beyaz kaz yoktu. Yüzü aşina garsona sorduk, kaz ölmüştü, iki yıl kadar oluyordu. Demek en iyi ihtimalle iki yıl önce gelmiştik. Söylemeye gerek yok kokoreç de bira da süperdi. Tam tetemaniynen.

Sonra kalktık, yukarı Bahariye’ye doğru yürümeye koyulduk. İleride sağda, mutfak eşyelerı satan bir yer görmemle olduğum yere çakılıp kalmam bir oldu. İçinde her şey ama her şey vardı. Hemen gözüme ekmek tahtaları çarptı. Boy, boy. Aklımda şöyle ekmek yaparken fırına sokulabilecek bir ekmek tahtası almak vardı. Bir de kullanmakta olduğum ekmek tahtası iyice eskimişti. İçeri girdim, biraz biranın da verdiği hafif neşeyle satıcıya ekmek tahtalarını gösterip , “Bu fırına girer mi?” diye sordum. Doğal olarak adam boş boş baktı bana. Neşem derha kaçtı tabii. Açıklamak gereği duydum. “Ekmeği tahtanın üzerinde pişirmek için,” dedim. “Evde ekmek mi yapacaksınız?” diye sorduğunda tipik bir durumla karşı karşıya olduğumu anladım. Bir kitapçıya girip de bir yabancı bir yazarın adını söylediğinizde satıcının bir araba markası adı teleffuz etmişsiniz gibi davranması gibi bir şeydi. Kabul, biraz abartılı bir örnek oldu ama kitapçılarda sorduğum kitabı görevliden önce bulduğum bana çok olmuştur. Muhtemelen o adam o dükkandaki bir sürü şeyin ne işe yaradığını bilmiyordu. Bu arada, aldığım ekmek tahtası bambu olmasından ötürü ısıya dayanıksızmış. Üstünde yazıyordu.

Yukarı Bahariye’ye yürümeye devam ettik.

Bahariye ne kalabalıktı. Hem de ne güzel bir kalabalıktı. Genç, yaşlı, kadın, erkek, çoluk çocuk. Caddeye çıktığımız yerde sağ hemiparetik bir amca bir banka oturmuş bir taraftan piyango satıyor, bir taraftan yanında oturanlarla sohbet ediyordu. Karşıdan bir oğlan kız arkadaşına sarılmış geliyordu. Çook güzeldi, çook. Umutlarımız canlandı.

Eski McDonald’s’ın sokağından aşağıya inmeye karar verdik. McDonald’s açıldığında orta iki veya üçteydim, galiba. Ne büyük olaydı, McDonald’s’da bir şeyler yemek. Bir de o çocuk harçlığıma göre ne de pahallıydı.

Rexx’in önünden geçerken Kadife sokağa girip çıktık. Yanımda boyu boyumda oğlum, önümüzde pusette kızım o sokaktan yürümek garip bir duyguydu. İşte “Trip” oradaydı. Birer bira daha içmek için acayip bir istek duyduk ama katlı otoparktaki arabamız taksinin bagajına sığmayacağı için vazgeçtik.

As Sineması’nın karşı tarafında kalan okulun graffitili duvarının önünden geçip, Seven Sanat Galerisi’nin arasından aşağı inerken, açılan mekanların sayısına hayret ettik. Bir akşam gelmeli Kadıköy’e, çocukları evde bırakmalı, dedik. Rakı-balık yapmalı.

Sonra Nezih’in sokağında köşede Burger King’de kısa bir ihtiyaç molası verdik. Beyaz Fırın’a doğru yürürken, nişan çiçeklerimin alındığı küçük Sabuncakis çiçekçisinin önünden geçtik. Arabaya giderken Starbucks’dan kahve almaya niyetlendim ama kuyruk gözümü korkuttu.

Artık arabaya binmiş, arkada çocuklar,  eve dönerken, Akmar’ın önünden geçtik. Dersaneye giderken  evdekilere derse geç kalıyorum bahanesi uydurup, Pendik’ten ders saatinden en az iki saat önce Kadıköy’e gelişlerimi, yukarı katta sahaflarda, aşağıda plakçılarda geçirdiğim saatleri, ilk Queen plağımı alışımı anımsadım.

Sonuç olarak, güzel bir gün geçirdik ve bundan sonra burada kendi fotoğraflarımı kullanacağım.

Reklamlar