Etiketler

, , , , ,


Bilmeyenler için önce kısa bir giriş yapmalıyım. Çıktığından beri takip ettiğim dergi NOTOS bazı sayılarında bir fotoğraf, bir resim verir ve yazmak isteyenleri teşvik için “Fotoğrafın Öyküsünü Yazar Mısınız?” diye sorar. Önceki fotoğraflar bana bir şey ifade etmediğinden mi, yoksa tembellikten veyahutta yaratıcılığımın düşük olduğu dönemlere rastlamasından mıdır, nedir pek ilgilenmeiştim. Aşağıdaki fotoğraf Nisan – Mayıs sayısında yer alıyordu. Görür görmez, aklıma aşağıdaki hikaye geldi. Son olarak NOTOS’ta bu sayının dosyasının Oğuz ATAY olduğunu söyleyip bitireyim. İyi okumalar. Umarım beğenirsiniz.

SÜT

Günlerdir yağan yağmur sonunda durmuştu. Mandıraya gitmek kaçınılmaz görünüyordu. Yukarı katın camından baktığımda avlunun toprak zemininin geçit vermez bir çamur deryasına dönüştüğünü görmek içime su serper gibi olduysa da bu ferahlama kısa sürdü. Kahyanın elindeki iki uzunca kalastan birini büyük taşlığa diğerini de taşlıktan bahçe kapısına doğru yerleştirdiğini görmemi aşağıdan gelen anneannemin sesi izledi.

“Leyla!”

Yağmur yağdığı sırada bahçeye girmiş ama sonrasında yağmurun şiddetinden bizim bahçede mahsur kalmış bir kedi, içine gömüldüğü çamurda güç bela yol alarak taşlıktaki kütüğün üstüne çıktı, patilerini kütüğün kenarına sürterek kurumadan, bir an evvel çamurdan kurtulmaya çalıştı.

“Leyla, dedim sana,” diye bağırdı bu sefer anneannem. “Gel de bidonları al. Mübarek durdu ama bakarsın yine döker,” dedi. ‘Mübarek’ derken sesi yumuşamış, ikiletmeme kızgınlığı azalmış gibiydi.

“Hadi gidip de geliver kızım.”

Merdivenin alt basamağına bir ayağını koyduğunu, göğsünü trabzana dayanarak ince, narin boynunu yukarı kata doğru uzattığını tahmin edebiliyordum.

Sedirden inmek için kollarımı dayadığım pencere pervazından çekince üstümdeki bluzun dirsekten aşağılarının sırılsıklam olduğunu gördüm. Sol elimle sağ kolumu yokladım. Yüklüğü açtım. Yatakların yanında iki poşet içinde duran tüm yazlık giysilerimin içinden önü düğmeli, beyaz bir penye t-shirt alıp giydim. Üstümden çıkanı da iki poşetin arasına sıkıştırıverdim. Tam odanın kapısından çıkıyordum ki sedirde açık duran kitabımı gördüm. Kaldığım sayfanın kenarını kıvırıp kapattım.

Anneannem düşündüğümün aksine merdiven bitiminde beklemiyordu beni. Evin kapısının arkasında, vestiyer niyetine kullanılan askılığın altında, dört sıra raftan oluşan ayakkabılığın yanında yerde duran iki plastik bidonu alıyordum ki anneannem yanımda bitiverdi. Askıdan aldığı el örgüsü bir yeleği sırtıma geçirmeye çalıştı.

“Off…giymeyeceğim,” diye terslendim.

“Üşürsün,” dedi. “Yağmurdan sonra serin olur hava. Hem kaç gün kaldı be kızım şunun şurasında. Hasta olursan, annen baban ne der?” diye sordu.

“Ne diyecekler, bakamamışsın sabiye, derler” dedim, güldüm. Onun kendi kendine sorduğuna onun gibi cevap vermiştim.

Kenarda duran önü kapalı, altı kalın terliklerimi giymek için çektiğimi görünce atıldı, ayakkabılığın alt rafından eski bir bot bulup çıkardı.

“Her yer çamur, terlikle gidilmez mandıraya kadar. Bunları giy,” deyip elime tutuşturuverdi botları.

“Biraz büyük ya, zararı olmaz,” dedi.

“Kimin bunlar, Hasan’ın mı?” diye sordum.

“Kiminse kimin giy işte,” dediğinde botların geçen yaz traktörden düşüp az daha ezilen dayımın oğlu Hasan’ın olduğunu anladım. Hasan’la, bu evde anne-babalarımızdan uzakta, anneannemin yanında geçirdiğimiz yazları hatırlayıp fazla direnmedim, giydim botları. Keşke, bu yaz annesinin gönderdiği yaz okuluna, İngiltere’ye gitmemiş, o da buraya gelmiş olsaydı, diye düşündüm. Vazgeçtim sonra. Aklıma geldi, geçen yaz az kavga etmemiştik. Çocukken bana gösterdiği sabır azalmış, sesinin kalınlaşmasına sanki ruhu da eşlik etmişti.

Botlar en az iki numara büyüktü.

Anneannem elimdeki bidonları işaret ederek,

“Unutma iki litre koyun, iki litre manda sütü alacaksın,” dedi.

Ayaklarımdan yükselen huzursuzlukla,

“Bugün kahya gitseydi,” diyecek oldum.

Anneannem açılan tülbentinin iki ucunu kafasının üstüne atarken birden ciddileşti.

“Olmaz,” dedi. “Bu senin işin. Ben kendime mi istiyorum sanki. Babana sevdiği yoğurttan yapacağım. Bugün mayalasam, Cumartesi’ye taş gibi olur yoğurt. Kahvaltıda afiyetle yer babacığın. Hem kahyanın işi çok. Kümesi su basmış, tünemiş kalmış zavallılar. Kümesin yerini değiştirecek. Bugün bitirebilse iyidir.”

Sesi itiraz kabul etmeyeceğini söylüyordu. Hepsi annemin marifetiydi, biliyordum. Hemen hemen günlük yapılan telefon konuşmalarında annemin ‘Çalıştır onu, anne. Yardım etsin sana. Bir işe yaramayı öğrensin’ dediğinden adım gibi emindim. Günlerden Perşembe’ydi. Yarın annemle babam gelecek, haftasonu kaldıktan sonra hep birlikte İstanbul’a geri dönecektik.

Anneannem, yeleğinin cebinden dörde katlanmış bir kağıt parayı çıkarıp avucuma sıkıştırdı.

Düşündüğümün aksine kalasların üzerinde yürümek çok eğlenceliydi. Kalın tahta, üstüne basar basmaz kahverengi suyun içine gömüldü. İki yandan taşıp kalasın üstüne doğru gelen suların botun sağ tekinden içeri girmesiyle botların zannettiğimden de yıpranmış olduklarını anladım.

İlerideki korudan kuş sesleri geliyordu. Havanın taze kokusunda insanın başını döndüren bir şey vardı. Kapıdan çıkarken evin arka tarafına doğru, nar ağaçlarının altına, küçük taşlığa baktım. Orası çamur içinde değildi ama masa, sedir, salıncak hepsi sırılsıklamdı. Bahçe kapısını arkamdan çekip çıktığımda, yolun iki tarafında oluşan dereciklerin usul usul koruya doğru yol aldıklarını gördüm.

Her adımımda, botlardaki boşluk yüzünden fırtlama benzeri bir ses çıkıyordu. Bir ara bidonları birbirine vurarak bu sese eşlik etmeye çalıştım. Sonra yaptığımı çocukça bulup vazgeçtim, zaten ritmi de tutturamamıştım.

Mandıradan dönüşte, yolu uzatıp meydandan geçerek eve dönmeye karar verdim. Meydandaki kahve boştu. Kahvecinin çırağı elindeki gerçek rengi belli olmayan bir bezle sandalye ve masaların üstündeki suları siliyor, arada durup bezi elleri arasında burarak, bezden artık tek damla su çıkmayana kadar büyük bir dikkatle sıkıyordu.

Meydanı geçip ayakkabıcı Mehmet Amca’nın dükkanının önüne gelmiştim ki, botlardan birinin bağcığının açıldığını gördüm. Sokaklar yer yer kurumaya başlamıştı ama yine de çamurlu sayılırdı. Boş verip bidonları yere koydum. Botların her ikisini de sağlamca bağlayıp bidonları almıştım ki gözüm dükkanın camından içeriye, duvara çakılı bir raf üzerinde duran, Mehmet Amca’nın çalışırken seyrettiği eski, siyah beyaz televizyona takıldı. Bir  yanında tamir edilmiş ayakkabıların bulunduğu televizyondaki kadının sesi dükkanın kapısı kapalı olduğu için pek duyulmuyordu ama  kadın ağzını açıp kapattıkça dehşetten gözleri büyüyor gibiydi. Ekranın sol tarafında “Büyük Patlama” yazıyordu. Alttan geçen, kırmızı olduğunu tahmin ettiğim şeritte yazanlar, televizyonun da ebatı yüzünden okuyamayacağım kadar küçüktü. Kadının görüntüsünün yerini, siyah beyaz ekranda tüm canlılığıyla, alev alev yanmakta olan bir bina aldı. En üst katta, binayı çevreleyen tabelaya kadar ulaşan alevlerin arasından binanın amblemini görmemle ellerimdeki bidonları fırlatıp, ayağımdaki botlara aldırmaksızın koşmaya başlamam bir oldu. Öne doğru attığım her adımda parmaklarım hızla botun burnuna çarpıp geri geliyordu. Bir taraftan koşuyor, bir taraftan da ellerimle havayı yarmaya çalışarak gözümün önüne gelen görüntüyü yok etmeye çalışıyordum. İstanbul’da evimizdeydik. Akşamdı. Babam kapıdan içeri giriyor, içinde bilgisayarının bulunduğu çantayı holde masanın üstüne bırakıyordu. Çantanın derisine işlenmiş amblem, yanan binanın üstündekiyle aynıydı. Ardımda bidonlardan yere akan süt, çamurda beyaz şeritler oluşturuyordu.

4 Nisan, 2011

Roma

Reklamlar