Etiketler

, , , , , , ,


Sabah 05:00’deki uçakla Antakya’dan İstanbul’a döndüm. On ikideki uçağa binsem gün ölecekti, çocukları bir gün ayrılıkta bile çok özlemiştim.

Havaalanından eve gelirken yolda ZAZ dinledim. İstanbul yeni yeni uyanıyordu, bir hafta önce aynı güzergahta yaşadığım keşmekeşten eser yoktu. Köprüden geçerken hafif puslu havada İstanbul daha bir güzel göründü gözüme. Metrobüsler vızır vızır işliyordu. Hiç metrobüse binmediğimi, trene belki en son on beş yıl önce bindiğimi, otobüs ve minibüse binmeyeli en az bir yıl olduğunu düşündüm. Bir yılda işimden ötürü uçak giderek temel ulaşım aracım olmuştu.

Yedi buçukta evdeydim. Ev ahalisi uykudaydı, kapı açılınca burnuma yoğun bir uyku kokusu çarptı. İçeri girmemle birer ikişer uyandılar. Bizim Bey’e sahanda tereyağlı peynirli yumurta pişirdim.

Dün öyle çok yürümüşüm ki, bacaklarım ağrıyordu. Defidek’in öğlen uyku zamanını iple çekmeye başladım. Çay içerken ben evde yokken gelen gazetelerin kitap eklerine baktım. Dost bloglardan bir iki tane okudum ve Antakya Arkeoloji Müzesi’nden aldığım deftere ilk notlarımı, haftasonunda alınacak kitapları yazdım. Dün Antakya’da çektiğim fotoğrafları düzenleme ve Antakya ile ilgili yazma işini akşama bıraktım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Canım çok Arnavut Ciğeri çekti. Malum hayvan kıtlığından artık ciğer kıymetli bir şey, kasaba telefon edip yarım kilo ciğer ayırttım.

Salona gittim, CD çalara ZAZ’ı koydum ve kendimi yeni okumaya başladığım kitabın , Çoluk Çocuk’un (Pati Smith) sayfalarının içinde kaybolmaya bıraktım.

 

 

Reklamlar