Etiketler

, , , ,


Dün sabah telefonumun sesi ile uyandım. Gözlerimi açtığımda hava aydınlanmıştı. Hayır, olamazdı. Telefonun da alarmı çalmıyordu zaten. Biri arıyordu beni. Baktım, Trabzon’a birlikte gideceğim iş arkadaşım arıyordu. Telefonu açtım, “Saat kaç?” diye sordum. Sorarken artık çoktan uyanmıştım ve muhtemelen uçağı kaçırıyor olduğumu fark etmiştim. Saat 05:40 tı. Bizim uçağımız 07:00’de kalkıyordu. Arkadaşım, “Telaşlanma, şimdi çıksan yetişirsin,” dedi. Normalde havaalanına uçuştan çok önce gittiğimi bildiği için CIP’ye çağırmak için aramıştı.

Uyanmasına uyanmıştım da ne yapacağıma karar veremiyordum. Galiba beynimin bir kısmı hala uyuşukluğu üzerinden atamamıştı. Gardrobu açtım, hızla giyindim, bir çantaya da iki kıyafet koydum. Gece kalmayacaktım ama konuşmam vardı, yedekli kıyafet götürmeliydim.

On yedi dakikada Bostancı’dan Atatürk Havaalanı’na gittim. Hatta, salonda yaklaşık on dakika kapının açılmasını bekledim. Sonuçta uçağı kaçırmadım.

Ekibin diğer kısmıyla Trabzon havaalanında buluştuk ve Maçka’ya doğru yola koyulduk. Zamanımız kısıtlı olduğu için çok planlı hareket edecektik. Önce Vazelon Manastırı’nı görecek, daha sonra Zigana’ya çıkacaktık. İçimizden Akçaabat’a gidip öğlen yemeğinde köfte yemek geçti ama şöförümüz saat 15:00 de toplantıya yetişemeyeceğimizi söyledi.

Vazelon Manastırı’na doğru ilerlerken her ne kadar uçakta kahvaltı yapmış olsak da etrafımızdaki alışkın olmadığımız yeşil tonları bizi acıktırdı. Saklıbahçe’de kahvaltı yaptık. Hafif bir şeyler yedik. Önden tereyağlı su böreği geldi, onu kaygana ve kuymak takip etti. Öğlen Akçaabat köftesi yemeyecektik ama yine de abartmadık kahvaltıyı.

İçimizde Sümela Manastırı’nı görenler vardı ama Vazelon’u gören yoktu. Zaten bir ay öncesine kadar da yol karla kaplı olduğu için çok da mümkün değilmiş çıkış. Biz de öyle çok kolay çıkamadık. Öncelikle yol ancak bir arabanın geçeceği bir dağ yolu. Yer yer çok keskin virajları almakta zorlandık. Üç kere de kaybolduk. Azimle yılmadık ve sonunda başardık. Bir yerden sonra arabadan indik ve antremansız vücutlarımızı ısırganların kuşattığı dar patikadan yukarı sürüyerek çıkardık. En azından kendim için bunu söyleyebilirim. Aramızda yolu hiç zorlanmadan çıkanlar da olmadı değil. Onları yürekten tebrik ettik.

Manastırdan geriye çok fazla bir şey kalmamış. Mantık Sümela’yla aynı. Dağda derin, doğal bir kaya oyuğunun içine yapılmış. Küçük bir kilisesi vardı. Elbette kilisenin tasvirlerinin yüzleri tahrip edilmişti. Zannımca zamanın din adamları manzara tutkunu imişler. O kadar yüksekte inzivaya çekilmenin başka açıklamasını bulmak zor. Aslında inziva için mükemmel bir yer. Sayılı insan ya vardı ya da yoktu herhalde. Hani beklemek için çok güzel bir yermiş. Adamların herhalde bir bildikleri vardı ki, manastırı öyle ta tepelere yapmışlar.

Manastıra çıkış zordu ama her zaman olduğu gibi iniş kolaydı.

Zigana’ya doğru yola çıktık. Çocukluğumdan beri Coğrafya dersinde yıllarca adını duyduğum Zigana Geçidi’ni göreceğim diye çok heyecanlandım. Hayallerimden çok görkemliydi.

Öğlen yemeğimizi Zigana geçidinden inişte Padişah Sofrası’nda yedik. Görgüsüzlük yapıp kahvaltıyı anlatmışken bir de öğlen yemeğinin ayrıntılandırmaya gerek yok. Tevazuyla güzeldi diyelim,olsun bitsin.

Tam zamanında, saat 15:00 de otelin kapısından içeri girdik. Toplantımızı yaptık.

Akşam uçak İstanbul’a indiğinde beklenen yağmur gelmişti. Sabah on yedi dakikada gittiğim yolu bir saat on dakikada döndüm. Eve girdiğimde saat 24:00’e geliyordu. Çocuklar çoktan uyumuşlardı.

 

Vazelon Manastırı’ndan inişte manzara ve her yanı kaplayan, mevsimi geçtiği için rengi sarıya dönen Komar Çiçekler’inden geriye kalanlar

 

 

 

(Vazelon Manastırı’na ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz: http://www.trabzon.org/macka/manastir.htm)

Reklamlar