Etiketler

, , , , , , ,


Perşembe akşamı, bir grup olarak Mimolett’teydik. Aramızda daha önce Mimolett’e gidenler de vardı, gitmeyenler de. Yemek öncesinde gidenin görüşünü almak beklentimizi daha da yükseltti. Aslına bakılacak olursa, her zaman yüksek beklentiyle bir yere gitmek, bir işe başlamak, bir şey yapmak çok tehlikelidir çünkü sonunda çoğunlukla alınan beklenenden  az olur.

Mimolett hakkında bilgi verecek olursak, Taksim Sıraselviler’de Taksim’den Alman Hastanesi’ne giderken sol kolda yer alıyor. Arabayı Alman Hastanesi’nin karşısındaki otoparka bırakınca yürüme mesafesi oldukça kısa. Bu sebepten lokalizasyonu gayet güzel.

Mimolett aynı zamanda bir Winehouse. Başta Kayra Şarapları olmak üzere oldukça zengin bir şarap portföyüne sahip. Giriş, kapıda da bu durum belirtilmiş, hatta insana bir şarap butiğine giriyor hissi veriyor. Zaten girer girmez, birkaç adım sonra sizi bar karşılıyor. 

Mevsimin yaz olması sebebiyle biz bardan sonra direkt terasa geçtik. Teras güzel ancak önden arkaya uzun bir teras, yani masaların hepsi ne yazık ki manzaradan nasiplenemiyor. Terasın duvar tarafına terası daha geniş göstermek için duvar boyunca bir uçtan diğer uca yaklaşık bir metre genişliğinde ayna döşenmiş olması aldatıcı olsa da yüzü duvara dönük oturanların az da olsa manzaradan nasiplenmesini sağlıyor.

Restoranın kapalı mekanı için çok fazla bir şey söyleyemeyeceğim, o kısmı ancak tuvalete giderken çok az görebildim. Görebildiğim kadarıyla ambianstan ötürü kapalı mekanda yemek yemek, terasta yemekten daha güzel olabilirmiş gibi hissettim.

Grup yavaş yavaş terasta toparlanırken kahve içtik. Ben genelde kahveyi soğutarak içerim ama kahve bana bile soğuk geldi. Beklenen son kişiler de geldikten sonra masaya geçtik ve bizlere menü verildi. A la Carte menüden seçim yapabileceğimiz ya da şefin degustasyon menüsünü tercih edebileceğimiz ancak ikinciyi tercih etmemiz halinde bunu tüm masanın birlikte yapması gerektiği söylendi. Şefin degustasyon menüsünü seçtik. Şarap olarak da sommelierin (bu kişinin adını da bu vesileyle öğrenmiş oldum, şarap danışmanı demekmiş)  tavsiyesiyle bir şişe, yanılmıyorsam 2007’ydi, Prodom üçlü kupaj sipariş ettik.

Şarabımız açıldı, tadıldı ve bir winehouse’a yakışır şekilde ince cam bir karafta havalandırılmaya bırakıldı.

Yemeklere geçmeden önce şunu söyleyeyim, malum bu bir iş yemeğiydi, iş konuşuyorduk, yemek geri plandaydı, yemeklerin tam adlarını almam mümkün olmadı. O sebepten yemekleri burada sanki evde yenilen yemekmiş gibi şatafatsız, maksimum iki üç kelimeden ibaret adlarla okuyacaksınız.

Yemek kahve fincanında servis edilen karnıbahar çorbası ile açıldı. Çorbanın kahve fincanı boyutunda servis edilmesi oldukça makuldü çünkü degustasyonda yenilen yemeğin miktarı giderek artar. Boyut iyiydi, hatta içimizde anoreksi sınırlarında gezen birine çok iyi geldi, ancak bu kahve fincanıyla mı olmalıydı, emin olamadım. Bende sanki başka bir şeyle, mesela aynı boyutta hafif ovalimsi ama kulpsuz kaplarda servis edilecekmiş de onlar bulaşık makinesinden çıkmadığı ya da kırılıp takım bozulduğu için şimdilik kahve fincanları kullanılmış hissi uyandırdı. Karnıbahar çorbası lezzetli olmakla birlikte biraz tuzluydu. Ben ki çorba sevmem, olsa bir kase dolu dolu içerdim. Benimle aynı fikirde olanlar da yok değildi. Elbette görgüsüzlük yapmadık, dahasını istemedik.

Çorbayı takiben permesan peyniri eşliğinde asparagus (kuşkonmaz) servis edildi. Asparagusun üstünde hafif bir sos vardı ve asparagusun pişme kıvamını, çiğe yakın ama pişmiş, pek beğendik.

Bu arada şarabımız çoktan kadehlerimizde yerini almıştı. Genel olarak şarabı beğendik ama tüm masa olarak çok daha iyilerini içmiştik. O paraya değer miydi, tartışılırdı.

Asparagustan sonra gelen kaz ciğeri belki de akşamın en iyisiydi. Farklı bir kıtır ekmekle servis edildi. Garsonumuz açıkladı ama ben tüm haftayı korkunç bir tempoda geçirmiş olmaktan ötürü şimdi ekmeğin ayrıntılarını hatırlayamadım. Şu satırları yazarken bir kez daha dilimde damağımda aynı tadı hissettiğime göre gönül rahatlığıyla  mükemmel bir tat olduğunu söyleyebilirim. Kaz ciğerinin yanında servis edilen minyatür tarçınlı elmalar hem kendileri çok lezzetliydi hem de birlikte yendiğinde ciğerin tadını daha bir ön plana çıkarıyordu.

Ana yemek öncesindeki tuna balığı ise hem tuzlu hem de fazla kuruydu.

Ana yemek olarak ben dana antrikot istedim. Diğer ana yemek seçeneği de çipura idi. Çipuranın sosu da özelmiş, manda kaymağının farklı bir şekilde pişirilmesi ile yapılıyormuş. Dana antrikot güzel ve lezzetli idi. Tam istediğim kıvamda dışı pişmiş, içi kansız ama pembeydi ama başka yerlerde yediklerimden etin çok bariz bir farkı vardı, diyemiyeceğim. Etin özelliği de 26 gün dinlendirilmiş olmasıymış, ki biz böylesini başka da bir yerde yiyemezmişiz. Etin yanındaki patates püresini vurgulamadan geçmemeyeyim, trüf mantarı alışkın olmadığımız hoş bir tat vermişti.

Ben pek tatlı yemem, önce tatlı siparişi vermemeyi düşündüm. İçimizden sufle siparişi verip yemeği en az kırk beş dakika uzatmaya kalkışanlar olduysa da onları creme brulee yemeleri konusunda ikna ettik. Hadi o kadar gelmişiz ben de “farklı dokularda işlenmiş meyve” istedim. Kavun çorbası içinde servis edilen meyveler gerçekten farklıydı. Karpuz dokusu işlenmekten jöle gibiydi, şeftalinin şeftali olduğunu sonunda anladım ama uzun zamandır meyve yenmediğim için çok hoşuma gitti. Creme brulee iki minik oval kabın ortasında kavunlu dondurmayla tavsiye edildi. Ben de merakımdan kavunlu dondurmanın tadına baktım, çok güzeldi. Sırf dondurma için creme brulee yenilebilirmiş diye düşündüm. Creme brulee isteyenleri tarafından yorumsuz yendi. Kahvem akşamüstü içtiğimden bir miktar daha sıcaktı.

Sommelierimiz Atakan bey yemek sonunda Urla Symposium beyaz şarap ikram etti. Prodom’dan kat be kat iyiydi. Fesleğen kokusu kadehi burnunuza yaklaştırdığınızda geliyordu ve taze ayva ile gül reçeli tadı birebir hissediliyordu. Belki fesleğeni ayırt ederdim de Atakan bey servis yaparken söylemese taze ayva ve gül reçeli tadını pek de ayırt edemezdim, en  fazla ‘çok güzel’ diyebilirdim, diye itiraf edeyim de bu tür yazılarımı ‘Ertuğrul Özkök’vari bulanları daha fazla gıcık etmeyeyim.

Toparlayacak olursam, güzel bir yemekti ancak verdiğimiz hesaba değer miydi, diye soracak olursanız, bence değmezdi. Hani böyle yerlerin varlığını duyar, isterseniz gidebileceğinizi bilir ama kıyamazsınız, aklınızda kalır ya, artık bundan sonra benim pek aklımda kalmayacak, öyle söyleyeyim.

Yediğimiz şeylerde ortak olarak sunumları ve degustasyon menüsü olmasından ötürü miktarların az olması güzeldi.

Bir de sommelier Atakan Bey’in şarap hakkında bilgilendirmeyi müşterinin ilgi ve talebine göre ayarlaması lazım. Bu monologlar bazen o kadar uzun sürdü ki, grubun bir araya gelişinin bir amacı var mıydı, yoksa şarap hakkında küçük çapta bir kurs göremeye mi gitmiştik, arada cidden bocaladığımız oldu. Kendisi bana Balıklıgöl’de yanınıza gelip Balıklıgöl’ün tarihini anlatmaya başlayan, anlattıkça anlatıp, bir türlü susturmaya kıyamadığınız çocukları çağrıştırdı.

Tam bitirirken aklıma geldi, anladığım kadarıyla restoranın Michelin yıldızı yok, almaya çalışıyor. Zaman zaman dünyadaki çeşitli Michelin yıldızlı restoranların şefleri konuk şef olarak Mimolett’te bulunuyor. İşletmenin ortağı ve şefi, Master Chef  jüri üyesi Murat Bozok’un CV’sinde de bol miktarda çeşitli Michelin yıldızlı mutfakta çalışmışlık bulunuyor. Sınırlı pazarlama bilgime göre bile bu kadar “Michelin yıldızı” lafı Mimolett’in buna sahip olduğu algısını yaratmaya yetiyor.

Reklamlar