Etiketler

, , , ,


Zeynep Hanım’ın tavsiyesinin Lucky olmasına karşın, onca Sezgin Kaymaz kitabı arasından Geber Anne’yialmışlığımın sebebi muhtemelen adının kışkırtıcılığı idi. Yeniyetme zamanlarımda annemle aynı evde otururken okuyor olsam sırf adından ötürü bu kitabı köşe bucak kaçırıyor olurdum. Annem de her zaman olduğu kafadan hüküm verir, ‘çocuğum neden böyle şeyler okuyor,’ diye  hayatta da merak edip kitabı almaz ve okumazdı, olan bana olur, yine kötü evlat olurdum. Durduk yere geçmişi eşelemenin, bir zamanlarki anne – kız ilişkimizin hiç de iç açıcı olmayan halini burada ortaya dökmenin alemi yok. Şükür ben artık büyüdüm, annemin o tahammül edemediği çocuk hallerim geçeli uzun zaman oldu ve birer erişkin olarak birbirimize tahammül edemediğimiz zamanlar olsa da idare etmeye çalışıyoruz, ki böyle zamanlar neredeyse çok az. Yine lafı uzattım…

İsmailoğlu ailesi sıradan, mutlu, ekonomik seviyesi Türkiye ortalamasının üstünde, Ankara’da, eski Kibrit Evler’de yaşamını sürdüren bir ailedir. İki oğulları vardır, büyük olanın adı Tufan, küçük olanınsa Tayfun’dur. Baba Şükran İsmailoğlu, anne Melek İsmailoğlu ile evlidir. Melek Anne, hem çocuklarına karşı koruyup kollamacı hem de çok sevecen olmasının yanı sıra onlar üzerinde ciddi bir gücü olan, otoriter bir kadındır, ev içinde ilişkileri büyük bir diplomasi ustalığıyla yürütmekte ve çocuklarına da bu diplomasi oyunlarının gerçek yaşamda nasıl uygulanacağını ince ince işlemektedir. Melek Hanım’ın iki oğluna duruşu eşit mesafeli değildir. Olay olduğunda Tufan nispeten bir erişkin olmuş, baba Şükran İsmailoğlu ile iş güç peşindeyken, Tayfun henüz sesi kendini bulamamış, on yedi yaşında bir delikanlıdır. Doğduğu günden beri Melek Hanım’ın gözdesi olan Tayfun’dur. Melek Hanım’da çocuklarına karşı olan bu eşitsizlik Şükran Bey’de yoktur.

Olay günü Tayfun’un doğumgünüdür. Tayfun, 23 Ağustos’u 24 Ağustos’a bağlayan gece saat 00:00’da doğmuştur. O gün öğleden sonra Tayfun’un arkadaşları onun için bir doğumgünü partisi vereceklerdir. Gitmeden önce Tayfun annesinden, Melek Hanım’ın ‘Yuvarlak Masa’ adını verdiği diplomasi oyununa dair tüyolarını alır. Tayfun, partiye gitmeye istekli olmadığı halde, biraz da annesinin zoruyla gider.

Partiyi zamanında ‘Yuvarlak Masa’ yaptığı bir arkadaşı düzenlemiştir ancak Tayfun içinde bulunduğu ortamdan hoşnut olmaz ve eve iki – üç saat kadar erken döner. Evin bahçe kapısından girişinden itibaren bir anormallik olduğunu anlar çünkü annesinin dibinden ayrılmayan köpeği Sarı bahçede başıboş dolanmaktadır. İçeride onu nahoş bir sürpriz beklemektedir. Annesi misafir odasındaki karyolada yüzü pencereye, sırtı kapıya dönük sabahlığıyla (yazar aslında ısrarla ‘kimono’ diyor) oturmakta, yatak başından sarı çamaşır ipleri sallanmaktadır. Annesi geriye, kapıya doğru yüzünü dönerken Tayfun yerde bir çorap teki olduğunu ve bir pantolon paçasının gardrobun içine çekildiğini görür ve “Geber Anne!” diyerek bir hışımla evden fırlar. O gece, tam da Tayfun’un doğduğu anda Melek Anne intihar eder.

Bunların hepsi neredeyse kitabın arkasında yazıyor. Kitap da aslında tam da bu noktada başlıyor, yani Melek Anne’nin ölümü, Kerem’in doğuşuyla. Bu sefer anlatı on yedi yıl sonraya gidiyor. Tayfun otuz dört yaşındayken , yetimhanede büyümüş tuhaf çocuk, on yedi yaşındaki Kerem’le karşılaştıktan sonra Melek Anne’nin intiharının ardında aslında Tayfun’un ‘Geber Anne!” diye bağırmasından çok daha fazlasının olduğu anlaşılıyor.

Geber Anne, Türk yazarlardan okumaya pek alışık olmadığımız bir roman. Anlatının tam ortasında zaman duruyor. Yazar, anlatı boyunca zaman diye bir şey olmadığı savını savunuyor ve farklı bir bakış açısı ile bize bunu anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken de bir yandan doğaüstü, iyi saatte olsunlara bir yandan da yetimhane gibi oldukça somut kavramlara başvuruyor. Zamanın tek, düz bir çizgi olmadığını, herkes için zaman kavramının değişkenliğini ve paralel zamanlarda, pararlel yaşamların mümkünlüğünü, bu yaşamlar arasında rüyaların önemli birer geçiş kapısı olabileceğini anlatmaya çalışıyor.

Dil konusuna gelirsek, gayet akıcı ve gündelik, yapmacıklıktan olabildiğince arınmış bir anlatım dili ile karşı karşıyayız. Gereksiz süsler, imgelemeler yok. Olay, durum nasıl anlatılmayı gerektiriyorsa öyle. Buna rağmen arada “Aşk, sevdiğinin kapısında, o kapı sana hiç açılmasa bile, çökekalmaktır,” gibi hem reel hem de tasavvufi anlamda yüklü cümlelerle karşılaşmak ve durakalmak olabildiğince ihtimal dahilinde.

Yazar her ne kadar arada okura çuvallayacağı hissini verse, zaman zaman okurda kitabı bırakma isteği tüm yoğunluyla kabarsa da başladığı macerayı başarıyla sona kavuşturuyor. Hızlı başlayan anlatı arada çok sık görülen tekrarlarla boğulma riski altına giriyor. Mesela, Kerem ile ilgili baş kısımda yazar, Kerem’in üstün vasıflarını başkalığını anlatamayabileceği, okurun Kerem’i tam kavrayamayabileceği konusunda fazlaca kaygılanmış olması gerek ki, Kerem için kullandığı sıfatları bıkmaksızın yineliyor. Kerem’in “kendinden sürmeli gözleri”, “uzun sarı saçları” bir süre sonra bende ciddi bir fenalık hissi oluşturmaya başladı. Hasan Çokar – İhsan Beyit kısımları da çoğu zaman bende iç bayıntısı hissi yaşattı. Sanki kitap 360 sayfa yerine 260 sayfa olsaymış daha vurucu, daha derinden etkileyici olabilirmiş diye düşündüm.

Öyle ya da böyle, edebiyatımızın eksik konularından biri olan “fantastik edebiyat” türünde gayet başarılı bir roman. İyi kurgulanmış, başından sonuna adım adım tasarlanmış bir anlatı. Zaman zaman, özellikle olayın aydınladığı kısımda okurken satır atlamadan okumak için kendinizi zor tutuyorsunuz. Yazarın kendisine nasıl sağlam bir hayran kitlesi oluşturduğunu anlamak hiç de zor olmuyor.

Kısa zaman içinde olmasa da diğer Sezgin Kaymaz kitaplarını da okuyacağım kesin. Bundan sonraki muhtemelen “Lucky” olacak, söz dinleyeceğim ama sanırım “Uzunharmanlar’da Davetsiz Bir Misafir’i” daha çok merak ediyorum.

Reklamlar