Yarım anne, yarım eş, yarım doktor, yarım akademisyen, yarım ev kadını, yarım iş insanı, yarım yazar, yarım mücadeleci, yarım pes etmiş ve kabullenmiş…bunlar aklıma ilk gelenler. Kimbilir başka daha neler var yarım yaptığım. Aklıma gelenleri bile topladığımda toplam bir tam sayı değil de yedi buçuk çıkıyor.

Her şey yarım yarım olunca insan ne mutlu oluyor, ne etrafındakileri mutlu edebiliyor. Doğal olarak yarımın diğer tarafında o yarımdan daha büyükçe bir boşluk kalıyor. İşin kötü yanı da bu yarımların hiçbiri vazgeçilebilir değil. Hani desem ki birini tamalamak için şunu bırakıyorum…olmaz. Olamaz. Bu tekne bu yarım karpuzlarla mecbur yüzmesine yüzecek de nasıl olacak bilemiyorum.

Yeni bir durumda değil bu halbuki. Uzun bir zamandır böyle. Peki bugün bunu kafaya takmak niye? Sıkıldım, yoruldum belki de ondan. Sıkılırım ben. Eskiden daha çok ve çabuk sıkılırdım. Uzun zamandır böyle bir lüksüm de yok. Lakin bir taraftan da hissediyorum bu düşmüş halimden de çok uzun sürmez sıkılırım. Sevmem ben kendimi öyle yerlerde sürünür görmeyi. Sesim böyle hicaz makamından çıkarken bakmışsınız değiştiriveririm plağı, Queen’den “The show must go on”u çalmaya başlarım.

Sanırım her şeyin mükemmel olmak zorunda olması, bunun fazla gözümüze sokulup dayatılması beni bu hale getirdi. Herkes çok biliyor, herkes fikir sahibi, herkesin yaptığı en doğru ve her şey öyle olmalı, bu şartların sınırları dahilinde hatasız olunmalı. Hata olursa da o şartlar dahilinde olduğundan olay çekilerek abşka şartlar dahiline değerlendirilmeli ve hata yok sayılmalı. Yok böyle bir şey!

Bu durumun ne evle ne de işle ilgisi var. Sadece benimle ilgili bir mesele bu.

Bu yazı da nereden çıktı yav! Kendimin içini daha da bir şişirdim. Bu kadar yeter. Öyle ki asıl yazmak istediğim yazıya halim ve enerjim kalmadı. Ben bir toparlanayım da öyle geleyim.

Reklamlar