Etiketler

, , , , , , , , ,


Ota buna yaz, bayram yazısı yazma olmaz…değil mi?

Cumartesi sabahı itibariyle yola çıktık amma velakin daha Gebze’ye gelmeden otoban durdu. Bostancı’dan iki saatte İzmit’e gelemedik. Ankara’yı geçmeyi planladığımız saatte Bolu’ya ancak vardık. Öyle, böyle yolun kalabalığından  Ankara öncesi Samsun yol ayrımında kurtulduk. Ön hesaplarımızdan 3,5 saat geç olsa da kazasız belasız hedefimize (TOMTOM öyle diyor ya) Birecik’e vardık.

Kelaynak Kuşu

Birecik Bizim Bey’in memleketi. Kayınvalide kayınpederi bayram ziyareti için buradayız. Geçen bayram İstanbul’daydık. En büyük hayalimiz film seyretmekti ama HDMI’ın kumandası kaybolduğu için hayallerimiz yıkılmıştı.

Bu bayram olabildiğince geleneksel olarak geçiyor.

Dün bayram namazını takiben kabristan ziyareti yapıldı, kurban kesildi. Sabahtan bayram ziyaretleri başladı. Gelenin dörder beşer çocuğu var, bizim Defi’ye gündoğdu. Hele Hala’nın evinde on iki tane filan Defi’den büyük ve küçük çocuk vardı, Defi neye uğradığını şaşırdı.

Bugün bayramın ikinci günü, gelen gidenin daha fazla olması bekleniyor. Ben prensip kararı aldım, tanımadıklarımın yanına çıkmayacağım. İstanbullu gelin kaprisi. Nedenlerim çok mantıklı. Birincisi herkesle öpüşmek gerekiyor. Hem de buranın adetine göre iki tur dönülüyor. İkincisi hal hatır sorma faslı. Herkes herkesin önce birebir hatrını sonra da varsa ana, baba, kardeş hatrını soruyor. Annemin bana sadece kişiye “Nasılsınız, iyi misiniz?” diye sormayı öğretmesinin hayli zaman aldığı düşünüldüğünde benim için bu işin ne yorucu olduğu anlaşılır. Bir yere gittiğinizde de oraya eş zamanlı gelen hiç mi hiç tanımadıklarınızla da durum aynı. Bir de ikram faslı var ki, şükür akrabalar benim huyumu anladılar da artık tabağımdakileri bitirmediğimde gönül koymuyorlar. Çünkü burada tabağınızdakini bitirmediğinizde ev sahibi ikramının beğenilmediğini düşünüp güceniyor. Bir de tabii ki buradaki insanlarda bir beğenilmeme, horlanma duygusu var. Manasız belki ama bazen de hak etmiyor değiller. Neyse, konu bu değil.

Ben dışarıdan gelen başkalarına göre yemeklerini (bol hayvansal yağlı ve koyun etli) ayıla bayıla yediğim için ilk günden beri herkes mutlu, mesut. Elbette anneleri yediği için çocuklar da seve seve, acılı filan demeden yiyorlar. Misal Kem dün içli köfteleri yuttu, bugün öğlene de ciğer kebabının yolunu gözlüyor, ilk gün mumbarı açık ekmeğe sarıp sarıp yedikçe dede ve babannenin mutluğu görülmeliydi.  Gün önceden söz vermiştim, yediklerimi anlatıp görgüsüzlük yapmayacağıma dair ama tutamadım kendimi.

Benim böyle olmamda altyapımın sağlam olması yatıyor. Baba toprağımın Diyarbakır, Çermik olmasından ötürü çok da uzak görmüyorlar kendilerine. Bilmeyip öğrenenlerin de bir anda yüzleri aydınlanıyor, gözleri parlıyor. “Ben çocukluğumdan beri çiğköfteyi çok severim, boşuna kendime Urfa’dan koca almadım,” deyince mest oluyorlar. Tabii, Diyarbakır’ı duyunca köken hakkında yorumlar yapılıyor. Bilmiyorum, diyorum. Gerçekten. Tuhafsıyorlar. Hiç bilmiyorum. Bizim böyle bir bilincimiz yok, oluşturulmadı. Bizim kendimizi tamamen İstanbul’a ait hissetmemiz için bize babam bu konuda hiçbir şey anlatmadı. Babam, babaannemle Türkçe konuştuğuna göre düşünmeye gerek yok bence.

Birecik Köprüsü

Çermik’e bir kez gittim, on altı yaşımdaydım. Hayatımın en eğlenceli, en güzel tatillerinden biriydi. Bir haftaydı. Dönüşte, Birecik köprüsünün altında bir çay bahçesinde çay içip fotoğraf çektirmiştik. O zaman aklımın köşesinden bile geçmezdi buradan biriyle evlenip bayram ziyaretine çoluk çocuk geleceğim.

Yarın dönüş yolu var. Sabah ezanıyla yola çıkmayı planlıyoruz. Memleketimize, İstanbul’a döneceğiz hayırlısıyla. Çarşamba akşamına rakı-balık planımız var. Öyle yani.

Ha bu arada…sizin de bayramınız kutlu olsun.

Reklamlar