Etiketler

, , , , , ,


Büyük merakla beklediğim Şangay seyahatine gittim de geldim bile. Benim gibi merak edenler varsa baştan söyleyeyim, merakınız bence boşuna. Bir kere o kadar yol gidip, onca eziyet çekmeye değmez.

Şangay dediğiniz yer iki bölümden oluşuyor. İkisinin ortasından Huangpu nehri geçiyor. Bu sebeple İstanbul’u andırdığı söyleniyor. Doğu taraf Pu-dong, Batı taraf Pu-şi. Pu-şi, şehrin eski kısmı, Pu-dong ise 1990’dan sonra yapılanan yeni kısmı. Ünlü televizyon kulesi de tabii ki Pu-dong’da yer alıyor.

Pu-dong’da bir otelde kaldık. Şangay için söyleyebileceğim yegane iyi şey otelin güzel olmasıydı sanırım. Benim odam nehre bakıyordu ve Pu-şi’nin nehir boyunca uzanan New Bund denilen, üzerinde Art-Deco binaların yer aldığı gezi boyunu görüyordu. Uyandığım üç sabahta da hava hep pusluydu.

New Bund

Pu-dong’da yer alan binaların hepsi çok yüksek, yaklaşık 100 katlı. O sebeple kafanızı kaldırıp gökyüzüne bakmak istemiyorsunuz. Gerçekten çok çirkin göründü bana.

Pu-şi’ye Pu-dong’dan Huangpu’nun altından geçen tünelden gidiliyor. Öncesinde hayallerimdeki Şangay’ı göreceğim diye çok ümitliydim. Ben ne hayal etmiştim, ne buldum?

Ben galiba yıllar önce seyrettiğim Shanghai Surprise’ın biraz fazla etkisinde kalmışım ve o zamanların yani sömürge döneminin Şangay’ını eski şehir tarafında hayal ediyordum. Aslında tünel bir çeşit zaman makinesi işi yapsa şaşırtıcı olmazdı. Heyhat, sonuç hüsran oldu. Bizim İstanbul’un orasına burasına, üç beş Çin işi bina serpiştirsek muhtemelen aynı çarpık görüntüyü elde edebiliriz.

Yuyuan Bahçesi’ne giderken yine biraz umutlandım. Schönbrunn’daki azametli bahçenin Çin versiyonunu göreceğiz diye. Bir kere bahçe dedikleri yerde birkaç Gingkobiloba ağacı dışında yeşillik yoktu. Böyle acayip tünelimsi koridorlardan oluşan taş bir yapıydı desem yeridir.

Yuyuan bahçes,ndeki 72 delikli yeşim taşı. Denilen o ki, alttan tütsü yakıldığında 72 delikten

duman çıkıyormuş ve görüntü muhteşem oluyormuş.

Malum gidiş sebebimiz gezmek değil de iş olduğu için çok öyle aman aman gezemedik her zaman olduğu gibi. Zaten bende çok da gezme iştahı kalmamıştı.

İştah demişken yemeklere geçmenin tam zamanıdır.

O da hüsran oldu benim için. Çin yemeği sevdiğimi zannediyordum, yanılmışım. Artık bir süre Çin yemeği duymak istemiyorum. İkinci günün sonunda bir hamburgerin hayalini kurmak bile ağzımızın suyunun akmasına yetiyordu, o kadar söyleyeyim.

Dönen masa fikri başta güzel gelmişti ama sonra masa dönerken bir şeyi yakalayıp almak ya da bir şey alacakken bir başkasına engel olmama çabası gerçekten yorucu olmaya başladı.

Gruptakilerin çoğu Çinliler’in yemek işinden pek anlamadığı konusunda hemfikir oldu. Bir de bana aynı sosu etle de balıkla da kullanmaları çok manasız geldi. Beğenip de yediğimiz yegane şey, Quanje Duck’daki Pekin Ördeği idi.

Herkesin kafasında gelirken alışverişe dair fikirler vardı. Zaten Pu-şi’de yolda yürürken iki adımda bir birileri önünüze atlayıp çakma kataloglarını gözünüze sokuyor.

Üç kişi, bir özel bağlantı bularak, en iyi denilen orijinal çakmacıya gittik. Bu kısmı Amerikan filmi gibiydi. Bizi götüren kişi birisini aradı. On dakika kadar bekledik. Sonra birisinin ardına düşüp ara sokaklardan geçtik ve işhanı gibi bir yerin üst katlarından birine çıktık. O sırada konuştuğumuz için bizi götüren Çinli’den azar işittik, sustuk. Bir kapıdan geçtik. Mutfak arkası, depo gibi bir yere girdik ve Çinli cebinden anahtar çıkarıp buzhane kapısı gibi bir şeyi açınca bu kapının ardında dükkanımsı bir oda olduğunu gördük. Işıklar açıldı ve raf raf çakma çantalar önümüzdeydi. İlk bakışta çantalar gerçekten güzel görünüyordu ama dikkatli bakınca beğenmedik. Ben bir tane Hermes çakması beğendim ama almadım. Normal şartlarda Hermes alıp takamayacağıma ve bu herkes tarafından bilindiğine göre çakmayı takmak çok manasız göründü. Neyse, hiçbirimiz bir şey almadan çıktık.

Bir ara inci almaya heveslendim, sonra ondan da vazgeçtim. Düşündüm evde bir sıra inci kolyem vardı ve takmayalı seneler olmuştu.

Çakma Market diye bir yer varmış. İşte orada yaşananlar komikti. Bir arkadaşım gözlük çerçevesi almaya niyetlendi. Tezgah ve vitrindekiler çok kötüydü. Biraz zorlayınca gizli bölmelerden iyi olanlar çıktı. Arkadaşım iki çerçeve beğendi, pazarlığını yaptı. Satıcı camları da takabileceğini söyledi. Arkadaşım ise “Bunun için doktora gitmem gerek,” dedi. Satıcı yapabileceği konusunda ısrar edince nasıl yapacağını görmek istedik. Arkadaşımı bir tabureye oturttu, bir yerden İngilizce bir gazete parçası çıkardı. Yaklaştırıp uzaklaştırarak nerede daha iyi okuyabildiğini söylemesini istedi. Bunun üzerine gülme krizine girdik. Sonra toparlanıp sadece çerçeveleri almak suretiyle oradan ayrıldık.

Şangay’da ikinci akşam yemekten sonra farklı bir yere gitmek ve canlı müzik dinlemek istedik. Önce bu tür yerlerde programın saat on civarında başlayıp, saat on ikide de bittiğini öğrendik. “Hey gözünü sevdiğim İstanbul’un sabaha uzanan geceleri!” diye düşünmeden edemedik elbette. Şöyle kaliteli, güzel müzik nerede dinleyebilirdik?

Peace Otel ünlü diye bildiğimiz herkesin Şangay’a gittiğinde kaldığı otelmiş.

Otelde resepsiyondan bunun New Bund’da yer alan Fairmont Peace Hotel’de Jazz Bar’da mümkün olduğunu öğrendik. Rezervasyonumuzu yaptırdık. Sonuç?…Güzeldi, kesinlikle.

Peace Hotel’in lobisindeki dev yılbaşı ağacı

Havaalanından iki kitap aldım. Aslında kitapçıya kartpostal var mı, diye girmiştim. Malum bir Yeni Yıl Kartpostal  Etkinliği’ne katıldım. Kız bana 2010 yılı kartpostallarını gösterdi. “Ama 2010” dediğimde önce anlamadan baktı, sonra “Fark eder mi?” diye sordu. Daha fazla devam etmedim. İki gün önce iki fular alınca üç satış görevlisinin hesaplayıp kredi kartından miktarı çekemeyişini hatırladım, baktım kızın yanında başkası da yok, ikinci bir sorunun ya da cümlenin üstesinden gelemeyeceğine karar verdim. Kitapçıda biraz daha içeriye doğru ilerleyince alabilecek iki kitap buldum. Biri Çin masalları kitabı diğeri de “Kolay ve Lezzetli Çin Yemekleri” kitabıydı. Bu kitaptaki tarifleri modifiye edersem, yenilebilecek hale getirir, bir bakıma adam edebilirim diye düşündüm.

Havaalanında hediyelik eşyalar satan dükkandan bir iki ufak şeyle birlikte bir miktar kartpostal aldım.

Gidiş gelişte, yolda olabildiğince sabun köpüğü bir kitap okumayı hedeflemiştim. Hiç Hesapta Yokken / Wendy Wax. Okudum mu? Kısmen.

Giderken iki filmseyrettim.

İlki bir Richard Gere & Diane Lane filmiydi: Night in Rodante. Söz konusu yaşlara (40-45) giderek yaklaşıyor olmak yüzünden olsa gerek çok sevmedim ama seyrettim.

Diğeri ise son zamanlarda seyredip, en çok eğlendiğim filmdi. Aslında bilindik senaryo ters çevrilmişti ve bildiğimiz hali gayet acıklıyken böylesi çok eğlenceli olmuştu. Filmin adı Çılgın, Aptal, Aşk idi.

Dönüşte daha önce seyrettiğim birkaç filmeden parçalar seyrettim ve uyudum. Ayaklarım gidişe göre daha fazla şişti.

Eve geldiğimde saat sabahın altısıydı. Çocukları öperek uyandırdım.

Reklamlar