Etiketler

, , , , , ,


Sabahtan beri bu yazıyı yazıp yazmamayı düşünüyorum. Birkaç sebebi var. En önemlisi tırnaklarımla kazıyarak edindiğim blog takipçilerinin bazılarını, kafalarında hakkımda oluşacak soru işaretleri nedeniyle, bu yazıdan sonra kaybedebilirim. Belki de belli olmaz, tereddüdü olanları sonsuza dek kendime bağlarım. Diğer bir başka sebep anlatacaklarım birçok kişiye saçma gelecek biliyorum. Daha öncesinde benzer şeyleri sözel anlattığım zaman hep böyle oldu. Bazen hayranlıkla dinleyenler olmadı değil…Bu kısım yazının gidişatı hakkında hiç açıklayıcı olmadı, farkındayım. Gevelemeyeyim, söyleyeyim: Bugün size dün gece gördüğüm rüyayı anlatacağım. Bundan önce size rüyalarımla ilgili bazı önemli noktaları anlatayım ki, okuduğunda içinizden geçireceğiniz “yuh”, “yok daha neler”, “çüş” gibi hayret nidalarını sarf ederken insaflı olun.

Ben oldum olası çok rüya görürüm. Hemen her zaman çok canlı, hareketli ve oldukça uzun rüyalardır bunlar. Geçenlerde sigara molasında anlatırken başını kaçıran birisi “Anlattığın filmin adı ne?”  diye sordu. Bir keresinde de birisi “Bir seferde mi görüyorsun bunları yoksa bölüm bölüm mü?” diye sordu.

Bir nörolog olmama karşın hiçbir zaman uyku ile çok ilgilenmedim. Bunun tek bir sebebi vardı, rüyalarımı kaybetme korkusu. Biliyorum ki, bu normal olanı değil ve daha derinlemesine bilgi edindiğim takdirde düzeltmek ihtiyacı hissedebilirim ve ikinci yaşamımı kaybederim.

“Inception” filmini seyrettiğimde çok mutlu olmuştum, benim gibi başka insanların var olduğunu,  filmi yapanların benzer düşünceleri en azından paylaştığını bilmek bir nebze içimi rahatlatmıştı. Hele ki, o güne kadar anlaşılmayacağından korktuğum için kimselere anlatamadığım rüya içinde rüya konseptini canlandırılmış şeilde görmek beni büyüledi. Misal, rüyada çok yorulurum ve bir köşeye kıvrılıp uyurum. Uyurken içim sıkıntılıdır, rüyamda güzel bir şeyler görmeyi dilerim ve bambaşka bir rüya görmeye başlarım. Bazen de rüyadan, içeriğinden sıkılırım, ‘hadi artık, uyanmalıyım,’ diye düşünürüm.  Durum budur.

Şimdi sıra dün geceki rüyada. Rüya tabirinden anlayan varsa beri gelsin, çok mutlu olurum. Baştan rica edeyim, abuk sabuk yorum istemem. Hele ki ‘…açıkta kalmış,’ yorumunun benim için çok bayat olduğunu söyleyeyim.

Bizim işyerinin karşısına bir kuaför açıldı. İkinci katta bir yer. Büyük camları var. Kuaförde çalışan kızlar gün boyu oradan dışarı bakıyorlar. Geçenlerde bir toplantıya gitmeden önce, biraz da can sıkıntısından, gidip saçıma fön çektirdim. Hemen bir bilgi vereyim, düğün filan olmadığı takdirde hemen hiç kuaföre gitmem. Kuaförün eli hızlıydı, on dakikada fönü çekti. Bunda acayip bir şey yoktu, zaten saçım kısa ve düz. Zaten uyduruk da bir föndü.

Neyse, rüyaya geleyim. Yine bir toplantı öncesinde fön çektirmeye oraya gidiyorum. Normalde sinek avlayan kuaför bana biraz fazla hareketli geliyor. Bir müddet bekledikten sonra sıra bana geliyor. Saçıma fön çekilmeye başlanıyor ve bir türlü bitmek bilmiyor. Ben bu sırada aynadan arkamda sırtı bana dönük oturduğunu düşündüğüm bir kadının saçına fön çekilişi seyrediyorum. Kadının oturuşundan, sesinden biraz geçkince olduğunu düşünüyorum. Kadının uzun, boyası gelmiş, sarı, bakımsız saçları var. Kendi kendime ‘Bu saça fön çekilse  ne olur?’ diyorum. Benim fön bitmeyince arıza moduna bağlanıp kuaförün sahibini çağırmalarını istiyorum. Ancak söylediklerimi fön makinesi yüzünden kimse duymuyor. Birkaç kez bağırıyorum, yine duyuramıyorum. İçimden, ‘Ne lan bu, karabasan gibi’ diyorum ama hala rüyada olduğumun farkında değilim. Sonunda kuaförün sahibi, arkadaki kadının saçına fön çeken kişi yanıma geliyor, “Bir sorun mu var?” diye soruyor. İşte o dakka bir şeylerin tuhaf olduğunu anlıyorum ve  ‘ayvayı yedim’ diyorum çünkü karşımda Kevin Bacon (Hiç sevmem kendisini. Sadece yakınlarda seyrettiğim bir filmde – Çılgın, Aptal Aşk-  kötü adam değildi, onda da evli bir kadını ayartıyordu) duruyor.

Kevin Bacon hep bir sadist ruhlu birini canlandırır ya, bu nedenle acayip tiksinir ve tırsarım kendisinden. ‘Nasıl ya? Şimdi başıma ne gelecek?’demeye kalmadan benim düşündüğüm gibi ben olmadığımı anlıyorum. Meğerse nicedir aynada seyrettiğim uzun sarı saçlı kadın benmişim. Kafama sarılı iki fırça, basbas bağırıyorum. Kevin Bacon bana susmamı işaret ediyor. Tam o sırada birilerinin kollarımdan koltuğun kolçaklarına bastırdığını fark ediyorum. Meğer, ben Beykoz’da büyük arazi üzerinde bir köy evinde yaşayan ellili yaşlarda bir kadınmışım, Kevin Bacon arazi mafyasının adamıymış, o kuaför de paravanmış. Açıldığı günden beri benim oraya gitmemi bekliyorlarmış.

Kevin Bacon sağ avucumu açıp içine kafalık bilye gibi bir şey koyup kapatıyor. Bilyenin avucumda vücut sıcaklığımın etkisiyle eridiğini, jölemsi bir şeye dönüştüğünü, vücudumun gevşediğini ve kendimi kontrol etmekte güçlük çekmeye başladığımı hissediyorum. ‘Kahretsin, dermal yoldan emilen bir anestezik gibi bir şey bu,’ diyorum. Nasıl kurtulacağımı düşünmeye çalışırken kalan son gücümle ellerinden kurtulup kaçıyorum. Merdivenin basamaklarını çifter çifter atlayarak iniyorum ve caddeye çıkıyorum.

Son kare: Bir şekilde köydeki evime atmışım kendimi. Akşam olmuş. Evimin taşlığındayım. Komşular etrafıma toplanmış, çay içiyor, ne yapacağımızı konuşuyoruz. Birisi “Arazinin etrafına barikat kuralım,” diyor. “Nasıl olacak, arazi öyle büyük ki, buradan 3. köprüye kadar gidiyor,” diyor ve o an, dediğimin saçmalığını anlayıp, ‘Oh be…rüyaymış. Ben onca arazinin derdinin altından nasıl kalkacaktım,’ diyerek uyanıyorum.

Şimdi başta anlattıklarımdan, kaygılarımdan dolayı bana hak verdiniz, değil mi?

Madem bu blog benimdefterim, bir çeşit günlüğüm…rüyamı yazmak istedim. Bazen günün ilerleyen saatlerinde rüyanın ayrıntılarını unutuyorum. Bu sefer bu saat oldu, her karesi capcanlı duruyor ve ben kimseye anlatamadım.  Anlatırsam etkisi hafifler diye düşündüm.

Rüyanın yorumu için kafa yormaya gerek yok, gayet basit: 3. köprü hikayesine kafayı biraz fazla takmışım, özellikle de orada yok olacak ormanlık alan için endişeliyim. Bir de nasıl, kimlere peşkeş çekileceğini, benim ne haddimeyse, fazlaca düşünür olmuşum. Öyle yani…

Reklamlar