Etiketler

, , , ,


Blog yazmaya başlarken bazı prensip kararları belirlemekte ne kadar haklı olduğumu dün bir kere daha gördüm. Bu kararları ne zaman ihlal etmeye kalksam sonuç aynı oluyor.

En önemli prensiplerden biri “Annelik hali ve çocuk büyütme üzerine yazı olmayacak!” tı. Zira bu hayatta en sevmediğim şey kocasını ve çocuklarını anlatan kadınlardır. Sevmemekten öte, nefret ederim. Bu kadınlar bende onlara dair müthiş yetersizlik ve onay ihtiyacı duygusu yaratırlar. Hele ki, çocuksuz ve bekarların yanında elden geldiğince ev ahalisini anlatmamaya çalışırım. Eğer ola ki, anlatıyorsam bu sadece karşımdakine duyduğum samimiyet hissinin sonucudur. Sonuçta, anne olmayı deneyimleyen tek kadın ben değilim, çocuklarım bana göre dünyanın en sevimli, en zeki, en süper ötesi şahane çocukları olabilir ama bu başkalarının da onlarla ilgilenmesi gerektiği anlamına gelmez, kocam da ben nasıl sıradan ve hatta bazen vasatın altına meğil  eden ama çoğunlukla mükemmele yakın bir kadınsam o kadar sıradan, tipik ve de bence eşi benzeri bulunmayacak  bir adamdır işte (zaten kocasını anlatan blogcu yok galiba). Gerisi teferruat ve kendini fazlaca önemsemeden başka bir şey değil.

Bir ara blogcu bunalımına girip, “Ulan, bizim yediğimizden içtiğimizden elaleme ne?!” fikriyle yemek yazılarından vazgeçmiştim. Sonra bu fikrin saçma olduğuna, evin salonunda olanları haftada birkaç gün yazsam gerçekten iç bayıcı olacağına (bir fotoğraf karesi: Defi sürekli zırıl, Kem uyuşuk, Bizim Bey kanepede uzanmış, ben sürekli ortalıkta dolanıyorum) ama yemek yapma maceralarımın konuya ilgi duyanları sıkmayacağına karar verdim.  Sonuçta bu benim defterimdi, kaybolmasın diye yemek tariflerini de yazıyordum. Zaten bu sayfalara gelenler gönüllü geliyordu, yemek yazısından hoşlanmayanlar direkt yoksayıp o günü, benim anne-çocuk bloglarını oldum olası görmemekte direnmem gibi  pas geçerlerdi, bu kadar yani.

Bu kadar lafın üstüne anlatacaklarımdan sonra “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?” derseniz, baştan söyleyeyim, sorumluluk  kabul etmiyorum. Ama iki gündür aklıma geldikçe kahkahalarla gülüyorum, yazmazsam içimde kalır.  

Bizim Kem, 10 yaşında. Defi 3,5. Kem çok uysal, sakin, ağır bir çocuk. Öyle ki bazen dünyanın onun için bize göre en az 3 kat daha yavaş döndüğü hissini veriyor.  Defi de onun tam aksi. Onun cidden bir acelesi var. Kem geç konuştu, 2,5 yaşında sadece 3 kelime söylüyordu: akati, apati, anemu (makarna, baba, anne). Defi Bir yaşına gelmeden anlamlı ilk kelimelerini söylemeye başladı. Abisini gördüğünde “adi” diyordu. Oğlumuzun geç konuşmasından sonra bunu tabii ki sevinçle karşıladık  ama bir süre sonra anladık ki, ‘adi’ diyerek ‘abi’ demeyi kasdetmiyordu.  Kem çok yavaş hareket ettiği için evde Kem ile ilişkili en çok kullanılan kelime “hadi” idi, öyle ki adından daha fazla kullandığımız için Defi abisinin adını “Hadi” zannediyordu. Sonra Adi gitti, Debal geldi. Uzun bir süredir de işine geldi mi en tatlı sesiyle “Abiciiim…”  gelmedi mi de en cırtlak ve kart sesiyle “KeeMMMaAALLLLLLLLL!” Buraya kadar olan kısım da kısmen komik ama asıl bomba geliyor.

Evvelki akşam yemek yendi, ben kendime çay demledim, mutfağı toparladım , şöyle bir etrafıma bakındım, bir fincan çayımı aldım ve salona diğerlerinin yanına gittim. Cam kenarındaki kanepenin benim olan köşesine tam otururken “Hadi!” dedim.  Üçü de dönüp bana baktı. Bir an bakıştık ve kahkahalarla gülmeye başladık, çünkü Bizim Bey kucağında Defi’yle bilgisayarda bir bir şeyler yapıyordu, Kem de yere yüzükoyun yatmış Survivor seyrediyordu.  Ortada “Hadi”lenecek bir aksiyon filan yoktu. Ben belirli aralarla ötmesi gereken alarm gibi kendi kendime alışkanlıktan “Hadi”lemiştim.

İki gündür kendi kendime, evdeysek iki kişi göz göze geldiğimizde bunu hatırlayıp gülüyoruz. Öyle yani….

P.S.1 Konu size bana geldiği gibi komik gelmediyse kusuruma bakmayın.

P.S.2 Kabul edin komik. En azından şu: Bu yazıyı THY – CIP salaonunda yazıyorum. Karşımda yaşlı bir kadın check-in’de kendisine yardım etme gafletinde bulunmuş, uzaktan tanışıklığı olan bir adama hayat ve aile hikayesini anlatıyor. Ben yazarken kendi kendime mukayyet olamayıp arada fazla açık etmemeye çalışarak gülüyorum. Kadın bana dönüyor, “Bana mı gülüyorsunuz?” diyor.  “Yok,” diyorum. Laptop’ımı gösterip buna gülüyorum,” diyorum.  İnanmıyor,  “Rahatsız olduysanız, biz kalkalım,” diyor.  Üçümüz etrafımıza bakındığımızda boş yer olmadığını görüyoruz. Kadıncağızı rahatlatmam şart. Hani kadına desem ki kendime gülüyorum, daha da şüphelenecek, “İnternette gazetede bir haber okudum, bir kadın hakkında …” diyorum.   İnanmamış bir şekilde, “Hı…,” diyor ve karşısındaki adama dönüyor, “Nerede kalmıştık, evladım?”  diye soruyor. Adamın gözlerinde bıkkın bir ifade var.

Hadi bana müsade, bir punduna getirip adamla kadının muhabbetine katılayım da adamcağız uçağa binmeden tuvalete filan gidecekse rahat rahat gitsin.

P.S.3 Kusura bakmayın, konu konuyu açtı, bugün laf fazla uzadı. Aslında sadece “Hadi” kısmını anlatacaktım.

Reklamlar