Etiketler

, , , , , ,


–         Cuma günü tüm afakanların bana bastığı bir gündü. Ahanda ahdım olsun, ömrüm yeter de mümkün olursa tüm entrika ve kapı arkası fısıltılarıyla dolu bir ofis sit-com’u yazıcam. Öyle bir daral geldi. Bu ne hırstır anlamadım, yahu!

–         Geçen haftadan bir içimde kalmıştı ya hani gece dışarı çıkmak, bu hafta çıktık. Sağolsun Bizim Bey, beni kırmadı. Acayip enteresandı benim için ama öncesi işkence doluydu. Güya kafamdan süper ötesi şahane bir plan yaptım. Defi’yi Ataşehir’deki okulundan aldıktan sonra ertesi gün Kem’in gideceği doğumgünü partisi için hediye almak üzere Palladium’a , oradan Bostancı’ya eve gittim, Kem’i aldım, Erenköy’e anneme Kem’i ve Defi’yi bıraktım. Defi’yi okuldan aldığımda saat 17:30’du, çocukları bırakıp Bostancı’ya eve döndüğümde 20:30. Palladium’da oylandığımı düşünebilirsiniz, yanılıyorsunuz, girmemle çıkmam 30 dakikaydı. 3 kişiye hediye aldım. Anlayacağınız alışverişte sınır tanımayacak bir hıza sahibiyimdir. Bir ara Bostancı köprüsü alt geçidinin oralarda camı açıp çığlık atasım filan geldi. Öyle yani…

–         Eve geldiğimde Bizim Bey Beşiktaş – Efes basketbol maçı seyrediyordu. Son çeyreğe kadar bekledik, sonra saat 21:30’da yola çıktık. E-5’ten minibüse bindik ve gördüm ki, pek hamlamışım, bir minibüs yolcusunun sahip olması gereken reflekslerin hiçbiri bende yokmuş. Minibüse binmek bisiklete binmek gibi değilmiş. Öğrenilenler kaybedilebilirmiş. Minibüsten sonra Metrobüse bindik, ki benim için bir ilkti. Sonrasını siz tahmin etmişsinizdir, metroya da bindik. Bu süre içinde Bizim Bey sanki kendisi her gün bu araçları kullanırmış gibi benim şaşkınlığımla bayağı bir eğlendi.

–         Cuma gecesi nasıldı, derseniz ancak eh, diyebilirim. Taksim’de metrodan çıktığımızda Hadise Gezi Parkı’nda sahnedeydi. Saat 22:30’du acıkmıştık, birer tane Kızılkayalar hamburgeri yedik. N’apalım, nereye gidelim diye düşündük, düşündük ve sonunda çok yaratıcı bir fikirle Hayal Kahvesi’ne gittik. Önce Gevende diye bir grup vardı. Eminim iyi müzik yapıyorlardı ama cidden benim kapasitemin üstündeydi. Sonra da Ebru Üstüntaş diye bir kadın çıkıp Rock söylemeye başladı. Bu kadın benimle filan yaşıt, dedim. Bizim Bey nereden anladın, diye sordu. Adı Ebru, ya 73 ya da 74 lüdür kesin, dedim. Malum o zamanlar kızı olup da adını Ebru koymayanı dövüyorlardı. Kadın vokal sesi sevmeyen kişi olarak Ebru’ya çok dayanamadım, bir de uykum geldi. Eve döndüğümüzde saat 02:30’du. Bir daha karşı yok, dedim.

–         Cumartesi tam bir kabustu. Sabah saat 07:00 de uyandım, 08:00’e kadar salonda kanepede uyuklamaya devam ettim. Annemi aradım. Şükür olsun sabah oldu, dedi. Defi saat 04:00 de kalkmış ve annemi isterim, diye tutturmuş. Gittim, çocukları alıp eve geldim, kahvaltı curcunasını takiben apar topa evden çıktık. Defi’nin yıl sonu gösterisine gittik.

–         Daha değil gösteri başladığında, salonun kapısında benim gözlerim sulanmaya başladı. Kaldı ki, yıl sonu gösterilerinden hiç hazzetmem. Perde açılıp da koroda, önde ortada onu görünce benim gözler kendini bırakıverdi.

–         Annem dedi ki, seninki kaşlarını çatar, kollarını kavuşturur, yapmaz… Yapar, dedim. Sabah evde öyle heyecanlıydı ki… Defi’nin dans gösterisini seyretmek için şuraya bir tık. Sağ baştaki bizim papatyamız Defi.

–         Defi’nin gösterisinden sonra elimizde patlamış bir gömlek kravatı değiştirmek üzere Carrefour Vega’ya, oradan Kem’i arkadaşının doğumgününe bırakmak için Acıbadem’e, Acıbadem’den Kem’e karne hediyesi ipod-touch’ı almak için Palladium’a, Kem’i geri almak için Palladium’dan Acıbadem’e gittik ve bir önceki gün de 3,5 saatini trafikte geçirmiş biri olarak tam çıldırmak üzereydim ki, eve geldik.

–         Pazar günü öğlen yemeği dışında neredeyse hiç evden çıkmadım. Özgürlük’ü okur bitiririm diyordum. Başta bitmesin, dediydim ama artık bitsin, diyorum. Bitsin de başka kitaplara başlayayım. Başından beri bir sorun var kitapla ilgili. Dili akmıyor. Cümleler haddinden fazla uzun, bazen başı neydi bunun diye dönüp okumak gerekiyor, bazen de başı akılda olsa bile cümle öyle bir düşüyor ki, insanın canı sıkılıyor. Çevirmen Sevin Okyay olunca insan kendinden şüpheye düşüyor. Muhtemelen yazarın böyle diyorum ama misal, restorandaki tuvaletten banyo diye defalarca bahsedilince acaba orijinalinde ne yazıyordu bathroom mu, restroom mu diye merak ediyorum. Yine de kararlıyım, bitireceğim. En azından Joey’in hatrına.

–         Yoğurt meselesi büyük oranda halloldu. Elimdeki suluca yoğurdu karıştırıp makinenin süzgecine koydum, suyu süzüldü. Sonrası fena… Nasıl lezzetli bir şey çıktı ortaya anlatamam. Ekmeğe kaymak niyetine sür, ye. Öyle güzel. Hemen bir tur daha yoğurt mayaladım. Sulu olsa da süzerim, yerim.

–         Böyle akşam güzel… Balkondayım, yazıyorum, bodur kadehimde kırmız şarabım… Yarının  pazartesi olması umurumda bile değil.  Keyfim yerinde, öyle yani…

Reklamlar