Etiketler

, , ,


Yakın zamanda çevremde yaşanan bir intihar olayı oldukça düşünceli günler geçirmeme sebep olmuştu. İntihar eden 16 yaşında bir çocuktu, görünüşte hiçbir sorunu yoktu, sahip olabileceği her şeye sahipti. Yani, intiharı sebepsizdi. Gerçekten de öyle miydi acaba?

O dönemde kendi 16 yaşıma sık sık yolculuk yaptım. O günlerde dünyayı nasıl algıladığımı, neler beklediğimi, ne hayaller kurduğumu anımsamaya çalıştım. Hepsi de o hiç yüzyüze gelmediğim genç insanla empati kurmak içindi. Ben ne yaparsam yapayım, istediğim düzeyde empati kurmam imkansızdı, biliyordum.

O zamanki aileme yirmi küsur yıl ileriden, bayağı uzaklardan baktım. En büyük hayalimin bir sonraki yıl üniversiteye İstanbul’dan başka bir şehirde giderek özgürlüğümü ilan etmek olduğunu hatırlamak gülümsetti beni. Özgürlük denilen şey aslında neydi ki?! Ne olduğunu tam bilemediğin bir kavrama tutkuyla sarılmak, kendini çepeçevre kuşatılmış hissettiğin günlerde meğer en özgür halinin o olduğunu bilememek ve bu tutku uğruna belki de sonrasında başka bir şey için hiç göstermeyeceğin çaba ve azmi göstermek…

Benim özgürlük maceram kısa sürmüştü. Kurduğum hayallerin aksine İstanbul’da üniversiteyi kazanmıştım ama Pendik- Cerrahpaşa her gün 3 saat git, 3 saat gel olunca başka çareler aranmaya başlanmıştı. Çareyi arayan da özgürlüğümü imkansızlaştırdığını düşündüğüm kişi, babamdı. Sonunda görece özgürlüğüme kavuştum ve okula yakın bir yurtta 2 yıl kaldım. İki yılın sonunda Pendik’ten Erenköy’e taşınılmaya karar verildiğindeyse yurttaki rezil hayatı terk edip güle oynaya eve gittim, özgürlük hayallerimi ise bir sonraki bahara, üniversite bitimine öteledim. Üniversite bittiğinde, 24 yaşıma geldiğimdeyse artık özgürlük gibi bir ihtiyacım kalmamıştı.

Annemle ilişkim hiçbir zaman süper ötesi şahane olmadı. Kendi anneliğimde geride kalan on yıldan sonra annemi anlayabilmemin yanısıra mazur görebildiğimi sanıyorum. Babamla olan ilişkimin ağır otorite sarmalanmış katıksız sevgisi ise çok uzaklarda kaldı. Bana göre o zamanki tüm anlayışsızlıklarına göre aslında el yordamıyla yapabildikleri en iyi ebevynliği yapmaya çalışıyorlardı, artık ne kadar olduysa…

Bir sonraki nesil, bizlerin ebevynliği ise apayrı bir terane. Ebevynlikten öte aile kurumumuz bir önceki nesile göre bayağı bir değişim geçirdi. Bu değişim ise eskiye kıyasla farklı bir tarzda ebevyn olmayı şart kıldı. Biz de kendimize göre bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ve benim gördüğüm kadarıyla hepimiz de iyi ebevynler olma konusunda fazlasıyla iyi niyetliyiz. Öyle iyi niyetliyiz ki, bazen yaptığımız ciddi hataları göremeyecek kadar körleşebiliyoruz. Yine de ne olursa olsun, bu iyi niyetimizle neleri yanlış yapıyorum sorularına gereğinden fazla gömülmemizin bizim sadece iyi niyetimizi yitirmemize, bir paranoya denizine yelken açmamıza yol açacağını düşünüyorum. Yanlış yapmamak adına belki de iki şeyi, yani sonsuz, karşılıksız sevgi ve hayatta başlarına ne gelirse gelsin ebevynlerinin daima yanında olacaklarına duyacakları güveni, çocuklarımıza vermemiz yeterli olacak…

Bugünden baktığımda ise, her ne kadar o günlerde hayatı bana dar ettiklerini düşünsem, ciddi hatalar yapmış olduklarını görsem de, kardeşim dünyanın zaman zaman en çekilmez kardeşi  olduysa da onlar benim ailemdi.

Bir de madalyonun öbür yüzü var elbette ama ona hiç girmeyeceğim, çünkü kişinin kendisi karşısında nesnelliği korumak adına yukarıdaki gibi subjektifliğin dibine batması bence çok da mümkün değil. Ben kendimi, o ailenin içindeki konumumu ancak yüzeyel, olsa olsa şöyle kenarından köşesinden anlatabilirim. Kendimi korumak adına yapmam gereken bu, çünkü. Bu durumda da yapmayayım, daha iyi.

Bir ayı aşkın süredir, bile isteye normaldeki okuma hızımın çok altında bir hızla sündürerek okuduğum Jonathan Franzen’in Özgürlük’ünü dün sonunda bitirdim. Şimdi size oturup da ayrıntıları ile Berglund’ları anlatmayacağım. Zaten hali hazırda, her zaman olduğu gibi lafı dağlardan aşırtıp, derelerde yüzdürüp, vadilerden geçirerek yapmış bulunuyorum. Lafı ovaya getirecek olursam da şunu söyleyebilirim ki, ilk Franzen okumamın sonucunda kendisine karşı sayfa sayfa büyüyen hayranlığımı anlatmam mümkün değil. Franzen, aileyi masaya yatırıyor ve çılgın bir bilim adamı gibi durmadan, yorulmaksızın en ince ayrıntısına anatomisini çıkartıyor. Zaman zaman dili okumayı zorlaştıracak kadar çetrefilli bir hal alsa da onun bir varyasyonu tutkuyla aramasına merakla eşlik ediyorsunuz. Her kas, her sinir, her damarın üzerinden tek tek geçerken rastladığınız küçük varyasyonlar sizi şaşırtıp, yeni bir şey keşfetmek adına mutlu etse de bu meşakkatli okuma süresince hep biliyorsunuz ki, karşınızda oldum olası en iyi bildiğiniz şey, “aile” var. Franzen’in başarısı da burada bence, böylesine bildik, klişe, herkese ait olan bir konuyu bir modern zaman destanı haline getirebilmiş olması.

Elbette benim bu kitaba bağlanmamda çevirmen Sevin Okyay’ın payı büyük. Okuyunca göreceksiniz, yazarın dili hiç de kolay değil. Uzun, devrik, iç içe geçmiş cümleler sizi bekliyor ama tavsiyem pes etmeyin ve kolay kolay elde edilemeyecek bu keyifli yolculuğa çıkın, hiç acele etmeden, nerelerden geçtiğinize dikkatle bakarak tadını çıkarın. Bir ihtimal koruma altına almak isteyebileceğiniz nadide bir ötücü kuş görebilirsiniz.

Reklamlar