Etiketler

, , ,


 

Kendisi çok sık olmasa da zaman zaman depresyonun sınırlarında dolaşan bir insanın, hem de nörolog olarak depresyonu anlamaması sanırım ki pek de anlaşılır bir durum değil. En azından bu kişinin psikiyatri ile önce toplum sonra da diğer hekimler göz önünde bulundurulduğunda daha fazla haşır neşir olması, durumun anlaşılmasını güçleştiriyor. Hele bir de bu kişi nöroloji ihtisasını hocası nöropsikiyatr olan bir klinikte yaptıysa… Belki de sebep  başlı başına bu…

Psikiyatristlerin kendilerini dal seçiminde yönlendiren psikiyatrik bir durumları olduğuna dair bir öngörü vardır. Bence çok manası yok. Bazı tanıdığım psikiyatristler bunu doğrular gibi olduysa da çoğunluğu gayet normal, hatta normalin üstüydüler.

Benim neden nörolog olduğuma gelecek olursak… Tamamen bir kaderin oyunu.

İhtisasım sırasında biraz da hocamın sebebiyle normalde olması gerekenden fazla psikiyatri hastasına maruz kaldım. Maruziyet, kelime anlamı itibariyle bir negativite barındırır. Uzman olduktan sonra bunun bir negativite değil bir nötral durum ifadesi olduğunu öğrendim.

Tıp fakültesindeyken psikiyatri stajımı ‘kapalı kadın koğuşu’nda yaptım. İhtisastaki psikiyatri rotasayonum ise olabilecek en light (hafif) klinikteydi. Her ikisindeki ortak özellik zaman zaman eski hastaların ‘EKT zamanım geldi’ diye başvurmalarıydı.

Benim ihtisas yaptığım hastane bir kurum hastanesiydi ve aynı zamanda bir senatoryumdu(muş). Büyük ve güzel bir bahçesi ve bahçesinde yüzyıllık ağaçları vardı, öyle ki kar yağdığında kendinizi bir masalın içinde zannedebilirdiniz. Bahçenin bir kısmı meyve ağaçlarına ayrılmıştı ve biz mevsimine göre doya doya erik, kiraz vb. yerdik. Neyse, geyiğe fazla bağlanmadan mevzuya döneyim.

Kurum hastanesi olmaktan ötürü il dışı gelen hastayı bir gece de olsa yatırmak zorundaydık. Şefiyle kafayı bozan, çantayı toplar bir bahaneyle gelirdi (Misal annemin dayısının hanımının ben çocukken aynı hastanede bir ay yatmışlığı vakidir). Artık nefesi darlıyorsa Göğüs Hasalıkları’na, bayılıyorsa bize Nöroloji’ye, şekeri yükseldiyse Dahiliye’ye… Bize gelenlerin çoğu nevroz olurdu. Ha, bir seferinde benim çocukluğumda oturduğum mahallenin postacısı bir tarafı felç geldiydi acile…. Onu başka sefer anlatayım.

Ne diyordum, nevrozlar… Kadın nevroz fena değildir,  baş edilir de… Erkeğin nevrozu kötüdür. Şükür, çok rastlamadım…

Bazen düşünüyorum da, galiba ben o yazdığıma ilave kadın nevrozlardan ötürü bu mesleği bıraktım. Başı dönen ve başı ağrıyan, ne yapsan iflah olmayacak kadınlardan ötürü. Hep kendilerine de derdim, benim vereceğim ilaçlar belki sorunu bir nebze çözer ama sebebi ortadan kaldırmaz, diye… düşünürdüm… bu kadını başım dönüyor, diye doktora getiren ne diye? Ne bileyim… Her şey dört duvar arasında… Ama her gün bir, iki, üç… değil kırk, elli olunca bunların sayısı ve belki de yetmiş, seksen… inanın ruh daralıyor ve dahi çöküyor.

Ben de insanım, diyor… demek istiyorsunuz… İnanmazsınız benim de hayatımda her gün ultra süper ötesi şahane şeyler olmuyor, nöbetçi oluyorum ve üst üste iki gece normal uyumak öte olsun, nöbetçi olmadığım gece olmadık kabuslarla uyanıyorum, kabuslarıma çocuğumun süt isteyen sesi karışıyor, bir de tahayyül etmezsiniz ama benim de mutlu olmak için yapmak isteyip de zaman bulamadıklarım, bırakın ilk girişimlerini bile yapamadıklarım var…

Hadi ben bir yol bıraktım bu işi, bizim evde bir adam var… Hava sıcak olduğu için inşaatlar gece çalışıyor siz bilir misiniz? Ve o inşaatlarda çalışanlar bir şekilde bizim hayatımıza düşerler… Bir vakit Anadolu’nun bir kentinde Haziran ayında kayısı ağacından düşenler gibi…  Bizim Bey’le işte oradan buradan düşen adamların ve bizim de hayatlarımız kesişiyor işte…

Aslında ben bugün bir kitap üzerine yazacaktım… Herhangi bir sektörde, herhangi bir pozisyonda çalışan bir insanın yaşadığı depresyonu anlatan bir kitap üzerine…

Bilmiyorum neden, klavyede parmaklarım bana bunları yazdırdı… Oluyor böyle… Sihirli bir şey….

Siz onu bunu boşverin… bugün İstanbul’a yağmur yağdı… Bu gece terlemeden uyuyacak olmanın keyfini sürün derim…

P.S. Sevgili dost Şenol Ayla hafta içi görüştüğümüzde çantasından çıkardı verdi kitabı, Harita ve Topraklar’ı sevdim diye. Kendisine buradan şükran…

Reklamlar