Etiketler

, , , , , ,


Doğru olan bir şeyi başından başlayıp anlatmak. Tabii anlatıcı ben olmasam böyle olması muhtemeldi. Oysa ben size Midilli’yi ortadan anlatmaya başladım. Şimdi benim için normal olanını,  yani sonunu anlatacağım.

Yurdumun tez canlı ve sorumluluk sahibi insanı olarak kahvaltı sonrasında Molyvos’taki pansiyondan ayrıldık. BB, orada geçirdiğimiz üç gün içinde bir Barbayanni fanatiğine dönüşmüş olmaktan ötürü Plomari’ye uzo fabrikasına gitmek istedi ama Kem’le birlikte onu bunun manasızlığına ikna etmeyi başardık.

Mitilini’ye vardığımızda saat 11:00’di. Arabayı teslim etmemize daha 1,5 saat vardı ama dedim ya, tez canlıyız, emanet üstümüzde kalmasın diye hemen teslim ettik (elbette baştan anlatsaydım arabanın kiralık olduğunu anlamanız bu kadar uzun sürmeyecekti).

Sonrasında ne yapalım, derdine düştük. Öğlen yemeği için erkendi. Sesil’in incir ve ceviz reçeli siparişleri vardı, bari onları ve peynir alma işini halledelim, dedik. Sahil boyunca bir uçtan diğer uca yürüdük. Her adımda sanki hava biraz daha ısınıyor gibiydi. Defi tabii ki de 200 metre bile gitmeden su koyverdi. BB Defi’yi kucağına aldı, ben de iki sırt çantasını yüklendim. Sonra BB dedi ki, öğlen yemeği için erken… Bence de haklıydı. BB “eski çarşıya gidelim,” dedi. Eee… iyi tamam, dedik bir insan kalabalığı içinde yürümeye başladık. İstanbul’dan tanıdıklarla karşılaştık, bir iki yerel dükkana girdik çıktık, BB’nin mide için kesinlikle Türk kahvesinden daha az zararlı olduğunu iddia ettiği kahveden almak üzere bir dükkana girdik. BB Yeni Cami’yi sordu. Kahveci “İleride, sağda” dedi. Ayaküstü muhabbet ettik. Kahveci BB’yi yanına çekti “Bak birbirimize ne kadar benziyoruz, en kötü ihtimalle kuzen olabiliriz,” dedi.

Reçel ve peynir alma işini sonraya erteledim, zira bol bol vaktimiz vardı ve önceden almanın tek anlamı hamallık etmekten başka bir şey olmayacaktı.

Defi mızıldar, sıcak üstümüze iyice abanırken bir süre sonra Yeni Cami’ye ulaştık.

BB bize “Az daha sabır, devam,” dedi. Lakin bende sabır ve takat kalmamıştı. Sonunda yol bitti. Sağda ve solda iki restoran vardı. BB, “Bunlardan biri Hermes, öğlen yemeğini burada yiyeceğiz,” dedi. İçimden bir oooo….pititi… karemelasepeti… yaptım soldaki çıktı, içeri girdim, garsona benzettiğim adama sordum, anlayamadık birbirimizi. Adam bana içeride oturup tavla oynayan üç genci gösterdi, onlara anlatmamı istedi. ‘Hermez?’ dedim. Aklımca doğru telaffuz ediyordum. Bakıştık. Sonra çantamdan kağıt çıkardım, yazdım. Çocuklar güldüler. Burası, orasıydı. Yani, BB’in internetten okuduğu, 1 hafta önce arkadaşlarımızın gelip tavsiye ettiği yerdi.

Çok ama çok güzel bir öğlen yemeği yedik. Yemeğin ortalarında bize sohbetiyle oralı ama çocukluğu Selanik’te geçmiş, Türkçe konuşan Hristo dahil oldu.

Yeri gelmişken söyleyeyim, ada halkı bizlere karşı inanılmaz sıcak davranıyor. Önce insan ister istemez, ekonomik durumdan ötürü, biz turistiz diye mi, düşünmeden edemiyor ama öyle bir şey değil. Bir süreliğine biribirini kaybetmiş akrabalar gibi…

Hermes, doğrusu onların söyleyişi ile “Ermis”e dönecek olursam… Çok yerel bir mekan, kendi halinde. Kendisinin fazlasıyla farkında ve kimliğinden ödün vermeyecek kadar özgün.

 

Kalloni sardalyası, ahtapot ızgarası, feta peyniriyle Greek salatası, BB için bunlara eşlik eden Barbayanni, benim için Amstel ama en çok da insanlığı ile muhteşem bir yerdi.

Bize servis yapan Stratos ile o Rumca konuşur, ben Türkçe cevap verirken süper ötesi şahane anlaştık. Keşke iki insan arası iletişim hep böyle kolay olsa… Ben dedim ki, “Geçen hafta Kenan İmirzalıoğlu buradaymış, paparazzilerden kaçmak için gelmiş ama sizinkilere yakalanmış…” Güldü. “Paparazziye gerek yok, benim annem var,” “Sıla geldiğinde karşısındaki masaya oturdu, dikti gözünü baktı.”

Yemekler için Flora’ya, eşsiz mütevazi servisi için Stratos’a ve öyle güzel bir yeri yaşattığı için sahibesi Kıveli’ye teşekkürler… Umarım önümüzdeki yaz bir daha görüşebiliriz…

P.S.1 Hesabı merak ediyorsanız söyleyeyim, benzeri bir yemeği Türkiye’de yediğiniz zaman ödeyeceğinizden kesinlikle daha az, ne kadar ödemeniz gerekiyorsa o kadar. Zaten öyle güzel ki, insan hesabın ne geldiğine pek de bakmıyor açıkcası…

P.S. 2 Sakın kimse restoranın adı ile ilgili “öyle diil, böyle… Hermes ne zamandır Ermis olmuş” gibisinden yorum yapmaya kalkışmasın. Elimde restoranın sahibinden yazılı belge var. Ne dediysem odur yani…

Reklamlar