Etiketler

, , , ,


amourGeçtiğimiz hafta boyunca her şey ve herkes bana Amour’u seyretmemi söylüyor veya işaret ediyordu. Oscar adayları da açıklanınca seyretmek farz oldu.

Amour klasik bir sinema filmine göre biraz daha uzun sürüyor. BB ile benim zorumla seyretmeye başladık, elbette filmin temposu bizim evin olağan devinimine göre ağır kaçtı. Büyük bir kısmını bir gece herkesi uyuttuktan sonra tek başıma seyrettim. Filmin senaryosunu aynı zamanda yönetmeni olan Michael Haneke yazmış. Michael Haneke’nin sineması hakkında daha önceki işlerine dayanarak burada bir iki tumturaklı laf yazmak isterdim ancak böyle bir alt yapıya sahip değilim. Yani yazacaklarım bu filmle sınırlıdır.

Filmin konusunu hızla özetleyeyim. Hatta en can alıcı kısmını bile söylemek isteğindeyim.

Anne (Emmanuelle Riva) ve Georges (Jean-Louis Trintignant) , emekli müzik öğretmeni, yaşlı bir çifttir. Kızları Eva farklı bir ülkede yaşamını sürdürmektedir. Kendi hallerinde yaşayıp gitmektedirler. Öyle ki, eskiden öğrencileri, şimdilerde ünlü bir piyanist olan Alexandre’ın konserine gitmek bile onlar için hayatlarına bir renk gelmesi demektir.

Bir sabah kahvaltıda konuşurlarken Anne sessizleşir, konuşamaz, Georges’un tüm çabalarına rağmen tepki vermez. Sonrasında yapılan tetkikler sonucunda Anne’in şahdamarlarından birinde tıkanıklık olduğu tespit edilir. Bu damarın açılması için gerçekleştirilen ameliyat sonucunda Anne sağ taraftan felçli olarak eve döner. Georges, yarı zamanlı gelen bir hemşirenin kısıtlı yardımı ile Anne’e bakmaya başlar.

Nörolog olan bendeniz için konu tahmin edersiniz ki, hiç de ilginç değildi. Ancak bu durum filmde bir takım ilgi çekici noktalar olmasını engellemiyordu. Kültür farklılığımızın da etkisiyle  filmde bazı yerler bana oldukça çarpıcı geldi.  Bence çok kritik bazı ayrıntıların izleyeni etkilemesi elbette ki yönetmenin becerisinin sonucuydu. Sıralayacak olursak…

–         Anne ve Georges’un mutfakta yemek yedikleri küçük masa ve yemeklerinin mütevazılığı. Yemek yemek aslında yaşamın devamı için gerekli bir eylemdir. Bu sebeple teferruata gerek yoktur.

–         Salonlarının kendilerinin yaşaması için düşünülmüş olması. Küçük bir oturma bölümü, duvarları kaplayan ve dolu kitaplıklar ve salonun en geniş, en aydınlık kısmında kuyruklu bir piyano. Eşyalar eski. Sanırım ben buradan şu mesajı aldım. Eşyaların nitelikleri değil işlevsellikleri önemlidir. Evin konfor kriterleri. sizin ihtiyaçlarınıza karşılık olarak ölçülebilir.

–         Kızları Eva’yla olan ilişkileri ibretlik. Belli ki Eva evden ayrılalı uzun bir süre oluyor, belli ki Anne ve Georges Eva’yı yetiştirirken mülkleri gibi görmemişler, biz sana bakıyoruz sen de ileride bize bakacaksın, dayatmasını yapmamışlar. Öyle ki, Eva annesini ziyarete geldiğinde Anne’in ikinci felci de geçirdiği ve artık yatalak olduğu göz önünde bulundurulduğında ev kredisi filan gibi tam da “kimin umurunda” denilebilecek konulardan bahsedebiliyor olması aslında durumları nasıl soğukkanlılıkla karşıladıklarının, Eva’nın had safhadaki bireyselliğinin nasıl da anne ve babasını özgürleştirdiğinin göstergesi. Eğer geçmişte yukarıda belirttiğim şekilde, aşina olduğumuz üzere ebeveyn – çocuk ilişkisi yaşamış olsalardı bu sefer  istemi dahilinde olarak ya da olmayarak  onlar Eva’nın mülkü haline geleceklerdi.

–         Georges’un çocukluğuna dair anlattığı hikaye değil de Anne’in buna verdiği “bana bunu hiç anlatmamıştın,” tepkisi dokunaklıydı. Filme adını veren, iki kişi arasında kurulmuş olan aşkın değil de aslında uyumun korunmasını, sevginin olgunlaşmasını neyin sağladığını anlatıyordu. Yıllar sonra bile kendinize dair anlatmadığınız bir şeylerin olması gerekliliğinin altı bu sahnede çiziliyordu.

Bunların tümü benim kişisel görüşüm elbette.

Kendi kişisel tecrübelerimden uzaklaşarak baktığımda konusuyla da ele alınış şekliyle de muhtemelen seyirciye oldukça etkileyici gelecektir, diye düşünüyorum. İyi seyirler…

Reklamlar