Etiketler

, , , , , ,


Artık bloga yazarken daha bilinçliyim. Bir aydınlanma halindeyim.

Durun sakin, hidayete filan ermedim elbette. Kafamda türlü çeşit konuda bunca soru varken pek mümkün değil.

Buraya yazdıklarımın bir nev’i hayatıma dair not düşmek olması hazır tescillenmişken tam gaz devam etmeliyim.

Sevgili okur, her zaman olduğu gibi çok şey anlatabilir, gevezelik edebilirim ama yapmayacağım.

Yakın zamanda sana İğneler’imi okutmuştum, hatırlıyorsun değil mi? Biliyorum, kimini okudun kimini okumadın. Zararı yok, gerçekten üstüme alınmadım. Öykülerin romanlar kadar ilgi çekmediğini bilecek kadar yaşadım. Telaşa mahal yok, öykü yazma sebeplerimi anlatıp da kafanı şişirecek değilim. Yeri gelmişken bir itirafta bulunayım, ben de okumak söz konusu olduğunda öykü tutkunu değilim ama iyi öykünün verdiği tadın değme romandan alınmayacağını bilecek durumdayım. Buraları bulanık sular… bilmiyorum, belki de eksiğim var bu konuda. Belki de öykülerimin bazılarının sonlarının havada kalmışlığının, sanki bir romanın başından ya da ortasından bir parçaymış gibi durmasının sebebi budur.

İĞNELER’i hiç göndermemiş olmayayım diye iki yayınevine gönderdim. Benim nazarımda pek kıymetliler ya, kendime yakışacağını düşündüğüm görece büyük ölçekli yayınevlerini seçtim bunun için.

Birinden bir aya kalmadan cevap geldi. Gelen elektronik postada virgülüne dokunmadan şöyle yazıyordu: Dosyanız, editör kadromuzca incelenmiştir. Özgün üslup  ve kurgu çatısı dikkate değer görülürken; konu, içerik ve devamındaki faktörlerden dolayı dosyanız basım programına alınamamaktadır. Bu durumu anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyoruz. Çalışmalarınızın devamlılığını dileriz.

Bu cevabın bende etkisini merak ediyorsan hemen söyleyeyim. Zaten reddedilmeye çok hazırlıklıydım. Yani, duygu anlamında bende herhangi bir  dalgalanmaya sebep olmadı ama bir karar verdim. Bu cevabı okuyan bir arkadaşımın  yorumu (bugün Dostoyevski çıkıp yeni bir yazar olarak Türk yazın piyasasına girmeye çalışsa, başarısı otobüs duraklarına verdiği büyük afişler kadar olabilir) aslında bana yol gösterdi. Aslında ben nasıl bu bağlantıyı kurdum açıklamam güç. Çağrışım işte, deyip içinden çıkayım.

Kendim için şu çözümü buldum. En ucuzundan bir aşk romanı yazacağım. Biraz asalet karışık fukaralıkla başlayacak, okurda en derininden acıklı hisler uyandıracak. Baştan prensip belirlemekte yarar var, asalet hiç kaybolmayacak, malum halk olarak nedense en fazla eksikliğini hissettiğimiz bir niteliktir. Ana kahraman kız ya da erkek fark etmez, muhakkak zengin olacak ve o doğuştan gelen asaletinin gerektirdiği her şeye kavuşacak. Tabii ki de aşık olacak ve aşkının bu dünyayı dibinden sallamaya muktedir olduğuna inanacak. Sevgili okur, rica ederim dudak bükme, sen de bu inanca ne kadar inkar etsen de yüreğinin derinlerinden bir yerden bağlanacaksın. Kabul et, ihtiyacın var buna. Sonra kahramanımız hepimizin beklediği şekilde aldatılacak. Kazığı köküne kadar yerken hepimiz ağzımızı açıp şaşkınlık nidalarını ardıardına sıralayacağız. Eee… bundan sonra ne olacak? diye soracak olursan sevgili okur, bundan önce  söylediklerimin tümü gibi sana ne desem yalan… muhtemelen bu hayatta olması imkansızlarla herkesin başına gelebilecekleri birbirine karıştırıp sana anlatacağım. Yersen tabii…orası sana kalmış…

Bir gün, bu ucuz aşk romanını özgün üslubum ve iyi kurgulanmış bir çatı ile yazacağımdan şüpheniz olmasın. Konu ve içerik mi? Bunlara gerek olduğunu sanmıyorum.

Öyle yani…

P.S. Bilinçlenmeyle başlayıp şuurumu kaybettiğim bir yazı oldu. Olabilir. Her şey bizim için…

Reklamlar