Etiketler

, , ,


İki çocuk annesi, normal şartlarda hemen her konuda fikri olan ve hatta bazı konularda ukalalıkta sınır tanımayan biri olarak çocuk yetiştirme konusunda iki satır laf edemem. Doğrusu, etmem. Çekinirim. Bir ara bunu yırtmak mümkün olur mu, diye bir blog açma girişimim oldu ama uzun sürmedi.

Bildiğim az da olsa bir şeyler vardır bu konuda. Mükemmel annelik diye bir şeyin olmadığını bilirim. Bir şeyler iyi ve hatta fazlaysa başka şeyler eksiktir. Sanırım maharet bu artılar ve eksileri dengede tutmakta.

Çocuk gelişimi kitapları ile şimdiye kadar hemen hiç ilgilenmemiş olduğumu da söylemeliyim. Galiba benim yöntemim çocuklarımdan öğrenip öğrendiklerimi onlara uygulamaktan ibaret çünkü dokuz tane olsalardı dokuzuncudan da farklı bir şey öğrenecektim, bundan eminim.

Şimdi durdum, durdum da neden bu konuda coştum? Zaten tipik günümüz annesi olarak zaman zaman “acaba doğru mu yapıyorum?” panikleri yaşıyordum, Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ı seyrettikten sonra bu konudaki endişem tavan yaptı. Filmi seyrettikten birkaç gün sonra elime tesadüfen “Var Olan Annenin Yok’luğu” diye bir kitap geçti. Konuya sardırdım ya…  aldım tabi… ama henüz okuyacak cesareti toplayamadım. Bir de bu arada Kevin Hakkında Konuşmalıyız’ın kitap halini sipariş verdim. Filmde olaylar annenin dışından anlatılırken kitapta olaylar annenin gözünden babaya yazdığı mektuplarla anlatılıyormuş, araştırmalarımdan bunu öğrendim. Bu iki kitabı da okuyup bitirince elime ne geçmesini umuyorum? Endişelerimin azalmasını mı yoksa kendimde kusur ve eksikler bulup önce kendimi paralayıp sonra da düzelmeyi mi? İkisi de değil. Buraya yazana kadar da üstünde düşünmemiştim. Filmin kitabını okumak istememin temel sebebi filmin sonunda anneyi had safhada suçlu bulduğum için olayları onun gözünden okuduktan sonra aklanmasını ummaktan başka bir şey değil. Diğer kitabı da ilkini okuduktan sonra okuyup okumamaya karar vereceğim.

Şimdi biraz konuyu değiştireyim. Hatırlayanlar eminim vardır, bir zamanlar çocuklara anlatılagelen masallar üzerine düşündüklerimi ve de benim Defi’ye bir masal anlatma girişimimi yazmıştım.

Öyle masallar anlatan, hikayeler okuyan bir anne değilim. Kabul.Dün akşam olduğu gibi masallara genelde çok sıkıştığım zaman başvuruyorum.

Kem ara tatil nedeniyle evde diye Defi de okula gitmedi. Tabii evde bol bol uyuma fırsatı bulunca akşam uykusuna yatırmanın güç olacağı baştan belliydi.

Yattık, ışıkları kapattık.

–          Masal anlatmamı ister misin?

–          Olur.

–          Külkedisi iyi mi?

–          Bilmediğin yerlerini sen kendin mi söyleyeceksin?

–          Muhtemelen.

–          İyi, eğlenceli o zaman.

–          Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde develer tellâl, pireler berber iken bir ülkede bir adam, onun karısı ve bir de Sindrella adlı kızları yaşarmış. Sindrella’nın babası zengin bir tüccarmış ve kızını çooook severmiş.

–          O ülke neredeymiş?

–          Ormanın içinde.

–          Kurt?

–          O öbür masaldaydı.

–          Kırmızı Başlıklı Kız’daydı, biliyorum. Yani aynı orman mı, diye sordum.

–          Ne bileyim ben!  Başka ormanmış. Gel zaman git zaman, bu adamın karısı ölmüş.

–          Neden ölmüş?

–          ?!? ….

–          Yaşlanmış bence.

–          Yok yaşlanmamış. Araba çarpmış.

–          ?!?

–          Neyse, baba kız kalmışlar. Bir süre sonra adam evlenmiş.

–          Üvey anne gelmiş, di mi?

–          Üvey ne ki?

–          Senin olmayan.

–          !?!

–          Bu kadının üç kızı varmış. Biri çook şişkoymuş…

–          (kıkırdar)

–          Birinin bütün dişleri çürükmüş

–          (kıkırdar)

–          Diğeri de şaşıymış

–          (kahkahalar atar)

–          Neden güldün?

–          Komik.

–          Komik değil. Böyle olmaları komik değil, komik olan kendilerini bu halleriyle çok güzel sanmalarıymış. Belki de gayet akıllı kızlardır, onlar.

–          Yani? …

–          Gel zaman, git zaman Sindrella’nın babasının gözleri üvey annenin aşkından kör olmuş. Soru?

–          Yok.

–          Bu arada Sindrella gitgide evin hizmetçisi halini almış. Üvey annenin kızları evde prensesler gibi dolaşırken Sindrella gün boyu evin işlerini yapar, akşam olduğunda mutfakta ocağın yanında kıvrılır, küllerin arasında uyurmuş.

–          Sonra peri gelmiş.

–          Hayır, daha gelmemiş.

–          Geç mi kalmış?

–          Neyse, bir gün sokaklarda kralın adamları dolaşmaya başlamışlar. Tektek kapıları çalıp o şehirde oturan kızları kralın sarayında yapılacak baloya davet ediyorlarmış. Kralın oğlu baloya gelenlerden kendisine eş seçecekmiş.

–          Prens yani.

–          Evet prens.

–          Sonra da peri gelmiş.

–          Daha değil… Kızlar bu davete çok sevinmişler ve harıl harıl hazırlıklara başlamışlar.

–          Sindrella?

–          N’apsın, o gün boyu evde işlerini yapmış, durmuş. Balo vakti geldiğinde herkes gitmiş. Sindrella da işlerini bitirince her zamanki gibi mutfaktaki köşesine kıvrılmış. Gözlerini kapatmış ve baloya gitmiş gibi hayal kurmaya koyulmuş. İşte tam o sırada….

–          Benim uykum yok!

–          Ama peri geldi.

–          Ben uyumayacağım. Hadi kalkalım.

–          Masal? Peri?

–          Ben biliyorum sonunda ne olacağını, boşver..

Bundan sonra masal anlatır mıyım, bilmiyorum. Ola ki, anlatacak olursam tek geçeceğim bir kitap var. Sevgili Atalet’im‘in hediyesi.

fem masal

Diyeceğim o ki… annelik zor zanaat. Bu konuda benden hayli kıdemli arkadaşımın dediği gibi, bir kitabı kursu yok ki, okuyasın ya da gidip öğrenesin. Bir şekilde el yordamıyla ama iyi niyetle yolumuzu bulacağımıza inanmak istiyorum… Öyle yani…

Reklamlar