Etiketler
öylesine okumak, japonya, Murakami forever, susuz kuyu, zemberekkuşu
Murakami’yi okuyanların dile getirdiği benzer bir durum söz konusudur: Anlatılanların Japonya’da geçtiğini, karakterlerin katıksız Japon olduğunu bilirsiniz ama okurken hayalinizde her şey Amerika’da geçiyor, karakterlerin hepsi çekik değil normal gözlü gibidir. Ben bu söylemi fark ettiğimde sanırım Sahilde Kafka’yı okuyordum. Tuhaftır ki, okuduğum ilk kitap Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında dahil olmak üzere her ne kadar Salinger etkisini hemen hemen tüm kitaplarda fazlasıyla hissetsem de bu yanılgı bende oluşmadı.
Murakami’nin gündelik Japon hayatını tüm yalınlık ve doğallığıyla anlattığı kanısındayım. Yine de bir yerde bu durum gerçekten ayrılıyor, çünkü Murakami karakterleri münzeviliğe yakın, hayatla fazla bir didişmesi olmayan, günü yaşayıp giden insanlar. Hatta öyle ki, Zemberekkuşu’nun Güncesi’nde büyük şehirlerde, özellikle de Tokyo’daki sıkı koşturmacanın hakim olduğu yaşama inat gidip şehrin en kalabalık yerinde ve saatinde bir banka oturup, Toru Okada gibi, gün boyu sadece etrafı seyredebiliyorlar.
Murakami karakterlerinin ortak özelliklerinden biri de erkeklerin ev işlerine pek bir yatkın ve hatta düşkün olmalarıdır. Bu kişiler her gün muhakkak evi bir temizliyor, derleyip toparlıyorlar. Bazıları Toru Okada gibi ütü yaparak endişe ve kaygılarından uzaklaşıyor.
Murakami erkekleri ve de kadınları ortak bir alışkanlıkla neredeyse su yerine bira içerler ki, sanırım onları kendime yakın bulmamdaki sebeplerden biridir. Aslında bunda çok şaşılası bir durum yok, zira bildiğim kadarıyla Japonya’da bira tüketim rakamları oldukça yüksek. Biranın yanısıra ikinci favori içecek viski, susuz, sodasız, sadece buzlu on the rocks.
Hemen her Murakami romanında bir kedi, yoksa da en azından gölgesi, hatırası vardır.
Her Murakami romanının bir müziği illâ ki vardır. Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında’da okurun kulakları cazla dolarken, İmkansızın Şarkısı orjinal adı itibariyle (The Norwegian Wood) okurda şiddetle The Beatles dinleme isteği uyandırır, Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni okurkense Bach dinleme ihtiyacı baş gösterir.
Her romanda Murakami kadınlarından muhakkak birinin bahsedilmeye değecek kadar güzel kulakları vardır. Genelde bu kadınlar yumuşak huylu olmakla birlikte tekinsizdirler, ansızın yok olup gidebilirler, hatta intihara bayağı bayağı eğilimlidirler. Her Murakami kadınına bir erkek öyle ya da böyle kapılır. Bunun temel sebeplerinden biri bu kadınların cinsel olarak oldukça istekli olmalarıdır.
Maksadımın Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni klasik kalıplar dahilinde anlatmak olmadığı sanırım apaçık ortada. İnternette birkaç yere baktığınızda Toru Okada adlı baş kahramanın susuz bir kuyuya inişinin sonrasında vuku bulan tuhaf olayların anlatıldığını kolaylıkla okuyabilirsiniz. Toru’nun karısı Kumiko’nun sırra kadem basması diğer kitaplarda bir belirip bir yok olan ya da en başta intihar edip ardında kalan erkek kahramanın yaşamını bir arayışa döndürmesi kadar oldukça olağan bir durumdur.
Ben Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni sanırım Tarçın’a, onun sessizliğine sebep okudum. Tarçın sahneye çıkana kadar işte, öyle idare eder durumda sayfalar boyu gidiyordum. Şimdi işgüzârlık edip de burada Tarçın’ı da etraflıca anlatıp merak uyandıracak değilim. Şu kadarını söyleyeyim Tarçın konuşmaktan kendi iradesiyle altı yaşındayken vazgeçmiş, fazlasıyla saygı gösterilmeyi hak eden bir karakter.
Kitabı okumuşlarınız varsa, Teğmen Mamiya’yı muhtemelen şu sıralarda aklınızdan geçiriyor olmalısınız. Kendisine bize II. Dünya Savaşı ve Japonya hakkında anlattıklarından ötürü müteşekkirim. Bir gün bir yerlerde işime kesinlikle yarayacağından emin olduğum bilgiler edindim.
Zemberekkuşu’nun Güncesi’ni Sydney yolculuğumun kitabı olarak almıştım ancak bir hata yapmışım. Doğru olan kitaba öncesinde başlamak ve ikinci yarısını yolculukta okumakmış. Gidişte 10+8, dönüşte 11+8,5 saatte ancak iki yüz sayfa okuyabildim. Okumak açısından verimsiz bir yolculuktu ama sonrası tanıdık, eski bir dostla geçen on beş günlük keyifli bir süreçti.
Öyle yani…