Etiketler

, , , , ,


Bu hafta sonu cumanın da eklenmesi ile üç güne çıktı. Bayramdan kısa süre sonra yine ara vermek güzeldi.

Cuma BB nöbetçiydi, doğal olarak ev çevresinden uzaklaşamadık, hatta ben günün büyük kısmını evde çocuklarla geçirdim. Aslında bu biraz riskli çünkü yazın neredeyse tamamında bir şekilde okula devam ettikleri, buna bağlı olarak da gün içinde sürekli bir aktiviteye alışkın oldukları için birkaç saat sonra sıkılma alametleri gösteriyorlar. Özellikle akşam saatlerinde tırmalama şiddetleri artabiliyor. Benim de öyle süper ötesi bir anne olmadığım bilindiğine göre bazen çıkmaza girebiliyoruz. Yine de idare ettik.

Cumartesi sabahı kahvaltıdan sonra BB ile gün için program yapmaya giriştik. Ben metroyla Kadıköy’e gitmeyi önerdim. Herkes için memnun edici bir plan olunca yola çıktık. Metronun gelmesini beklerken fikrimizi değiştirip Kadıköy’den Beşiktaş, Beşiktaş’tan otobüsle Taksim’e gitmeye karar verdik. Öğlenin erken saatleri için güzel oldu. İstiklâl Caddesi’nden aşağı yürürken çocuklar acıkmaya başlamışlardı. Hatta Defi, “az kaldı,” dediğimizde “ama ben şimdi acıktım, şimdi yemek istiyorum,” diye tutturdu.

Balık Pazarı’nda ailenin en sevdiği türden bir yemek yedik. Midye dolma, kokoreç, midye sandviç ve bira. Kem’in ikinci yarım kokoreçi, Defi’nin de ikinci sandviçi istemesi gerçekten çok acıkmış olduklarının ispatıydı.

İstiklâl’den aşağı yürürken BB’nin, Kem’e burasının gençliğimizdeki yeri ve önemi hakkında söylediklerinden en önemlisi herhalde hemen her gün bir kere oradan oluşumuz ve hatta bazı günler caddeyi baştan aşağı birkaç kez, kiminde sabah saat onda kiminde sabaha karşı saat üçte  kat etmemiz, birçok şeyin ilkini o çevrede yaşamış olmamızdı.

Bizim öğrenciliğimiz 1992 – 1998 arasına rastlar. Öncesinde herhalde ben İstiklâl Caddesi’ne ya bir ya da iki kez gitmiştim. İlkini çok net hatırlıyorum. Sesil Galatasaray Lisesi’nde satranç turnuvasına katılacaktı. Yıl 1989 filan olmalı, İstiklâl daha trafiğe kapatılmamıştı. Sesil içeride turnuvada ter dökerken,  annem onu bekleme salaonunda beklemiş, ben de Galatasaray’ın şimdi hangi binası ya da neresinde hatırlamıyorum ama bir genişçe bir pencere pervazının içine oturup kitap okumuştum. O zamanlar Pendik’te oturuyorduk ve İstikâl bize gerçekten çok uzaktı. Uzak demişken şimdi bambaşka bir İstiklâl anısı geldi aklıma.

ÖSS sınavı’na Beyoğlu’ndaki eski Rum Ortaokulu’nda girecektim. Eskiden sınav yerleri olarak olabildiğince uzak yerler verilirdi ki, sınava hile – şike karışmasın. Annem ve babam ilkokul öğretmeni oldukları için doğal olarak sınavda, kendi görev yaptıkları okullarda gözetmen olacaklardı. Bu da Allah’ın emri gibi bir şeydi. E, peki beni Pendik’ten sınava kim götürecekti? Kısa çöp küçük teyzeme çıktı. Saat dokuzdaki sınav için saat altıda yola koyulduk. O zamanlar Pendik’ten Kadıköy’e veya Kadıköy’den Pendik’e vakti saati belli olan tek bir ulaşım aracı vardı, banliyö treni. Ön araştırmalarımızla hesaplamalarımızı yapmıştık ve trene bidik. Trenin bozulmasına aşinaydık ama o gün olacağını düşünememiş, konduramamıştık ama tren Erenköy’de bozuldu. Ne yapacağımızı bilemez kalakaldık öyle. Beş, on, on beş dakika bekledik trende, acaba gider mi diye. Tabii bu arada bir Kadıköy-Karaköy vapurunu kaçırmıştık. Sonunda indik, taksiyle Kadıköy’e gittik ve planladığımız gibi ama biraz yürek çarpıntılı sınava gireceğim okula vardık. Sınav sonrasında ise aklımda tek bir şey vardı. Yeni açıldığını bildiğim ve çok merak ettiğim Café de Paris’ de öğlen yemeği yemek.

Çocukluğumda İstiklâl Caddesi çok uzaktı ama üniversite öğrenciliğimde ise bir 35C kadar yakındı.

Bu cumartesi o kadar gitmişken uğranmazsa olmayacak bir yer vardı benim için; üniversite yıllarımın önemli bir parçası olan Robinson Crusoe 389.

rob3foto kaynak: www.yelp.com.tr

Mephisto yanılmıyorsam daha önce açılmıştı ve kafe-kitapçı konseptindeydi. Gerçekten de iyi ve farklı gelmişti ama Robinson Crusoe açıldığında resmen büyülenmiştim. Daha hazırlık aşamasındayken takibe almıştım ve açıldığı ilk günden sonra da İstiklâl Caddesi’nde sık sık uğradığım yerlerden biri oldu.

Robinson Crusoe’nun düzeni beni etkileyenlerin başında geliyordu. Kitaplar önce alanlarına sonra da alan içinde yazar soyadına göre sıralanıyordu. Bu basit kütüphane mantığıyla kimseye bir şey sormaya ihtiyaç duymaksızın istediğim kitabı bulabiliyordum. Bir gün, bir arkadaşımla bakınırken BMJ ve daha başka tıp dergilerini gördük. Şimdi herşeye bir tıkla ulaşılabiliyorken gerçekten tuhaf gelecek biliyorum ama bu o zaman için bizde gerçekten darı ambarına düşmüş tavuk etkisi yaptı. Zaman içinde bazı daha hafif, biraz daha magazinel tıp dergilerinin yeni sayılarını beklemek iyice keyif verir olmuştu..

Robinson Crusoe’da düzeni gereği kendi ihtiyacınızı rahatlıkla görebildiğiniz için birisinin yardımına çok da ihtiyaç duyulmuyordu, buna bağlı olarak da o zamana kadar alışageldiğimiz, “buyrun ne bakmıştınız?” diye soran biri tepenize tünemiyordu. İstediğiniz kadar vakit geçirebilir, nazik ve kibar davranmak koşuluyla kitapları karıştırabilir, isterseniz üst katta koltukta oturup acelesiz, istediğiniz kitaba bakabilirdiniz. Aslına bakılırsa zamanında müdavimi olduğum Kartal Halk Kütüphanesi’nin daha modern, daha şık bir versiyonuydu. Orada da bir süre sonra kütüphane memuru tarafından özgür bırakılmıştım, istediğim gibi dolaşır, istediğim kitabı nerede bulacağımı bilirdim.

Robinson Crusoe’yu düşündüğümde çalışanlarının neden ziyaretçi (müşteri değil!) ile pek de konuşmadıklarını, fazladan tebessüm etmediklerini hiç fark etmedim, ta ki yakın zamanda sosyal medyada yazılıp çizilenleri okuyana kadar. Esasında olması gerektiği gibi davranıyorlardı. Robinson Crusoe’yu hiç sözcüklerin sesli olması gerektiği bir yer olarak düşünmedim. Komik buldum bunu, doğal olarak. Zira ben sözcüklerin sayfalardan göze geçerken ses bulmasını sevenlerdendim.

Sosyal medyada yazılanları okurken Robinson Crusoe’da kitap, dergi, vs.nin pahalı olup olmadığına da hiç dikkat etmemişliğime şaşırdım. Öyle olsa mutlaka hatırlardım, çünkü hiçbir zaman çok yüksek harçlık alan bir öğrenci olmadım ve o zamanlar kitaba dergiye ayıracak param hep kısıtlıydı ama tabi muhtemelen eğer fiyatlar yüksekse bile bunu hizmet bedeli, sunulan ortam bedeli olarak normal karşılamışımdır.

Bir de kitapları kahverengi kağıda sarıp etiketlemelerini hep sevdim.

rob1Aradan yıllar geçti, üniversite bitti. 35C ye binmeyeli on yıldan fazla olmuştur,belki de 15 yıla yaklaşmıştır. Eskiden olduğu gibi hâlâ Anadolu yakasında ikâmet ediyorum ve hayat artık öğrencilik günlerine göre çok hızlı akıyor. Robinson Crusoe gerçekten bana uzak ve  artık benim pek kıymetli olan zamanımdan bir parça ayırabilmek zor… gitmek için uzun programlar yapmalıyım. Kaldı ki, artık zamanım sadece bana ait değil. Bu yüzden Robinson Crusoe’nun maddi darboğaza açılım getirmek için başlattığı RobKart uygulamasını şahsen destekleyemem ama en azından duyurabilirim. Konu ile ilgili olarak buradan bilgi alabilir ve şehir hayatımız için gerçekten çok önemli bulduğum, kitapseverler için adeta mabet olan bu yerin yaşamasına destek olabilirsiniz.

rob2Cumartesi günü çocuklarla birlikte gittik Robinson Crusoe’ya. Defi  girer girmez, “Vaaay… ne güzel… ne çok kitap…” diye beğenisini hemen dile getirdi. İki kitap aldım. Biri nicedir aklımdaydı, yakın zamanda okuduğum kitaplardaki göndermelerden sonra artık okumak kaçınılmaz olmuştu. Louis – Ferdinand Celiné’in Gecenin Sonuna Yolculuk’u, ki Kazım Taşken Serisi’nin de hastasıyımdır ve ilk bastıkları Walter Benjamin’in Pasajları ile tanışmışımdır bu diziyle, ikincisi de her ne kadar toplama yazı kitaplarından nefret etsem de Orhan Pamuk’un Ben Bir Ağacım idi. Bazen insan sevdiği, saygı duymayı henüz sürdürebildiği yazarlar için istisnalar yapıyor işte.

Bence bayağı uzun bir yazı oldu. Yeter artık değil mi?

Dönüşte Tünelden KAraköy ve sonra vapurla yine Kadıköy’e geldik. Vapuru beklerken çiseleyen, bir bakıma yazın bittiğinin habercisi olan yağmur pek güzeldi.

Öyle yani…

P.S: Yazının ortalarına doğru bir ara “Amanin, iyi dağıldım. Nası topluycam?!?” paniği yaptım ama sanırım fena bitirmedim. 🙂

 

 

 

Reklamlar