Garip bir zaman diliminden geçiyoruz… Bir tür gerçekdışı bir metnin içinde yüzer gibiyiz. Bunun bir kurgu olduğunu varsaysak  ve ben de o kurgu içindeki topluluğun bir ferdi olarak varlığımı kabullensem,  okur olarak şu anki durumu metin hangi usta yazarın elinden çıkmış olsa da muhtemelen anlamakta güçlük çekerdim.

Edebiyat, özellikle de kurgu okumak, bize empatiyi öğretir. Hikayeyi kim anlatırsa anlatsın, anlatıcı tanrı yazar 3. kişi olsun (ki pek tercihim değildir) ya da 1. tekil kişi olsun bir şekilde olayın içinde nesne durumunda olan kişi ile ilgili bile okurun bir fikri oluşur.

Hayatımız zaman zaman çıkmazlara girer ve bu büyük ihtimalle dolalı veya direkt bir kişi, onun neden olduğu koşullar yüzündendir. Söz konusu durumda bizim varlığımız, duruşumuz önemlidir. Bazen mümkündür direniriz, bazen ne yapsak boştur, bazense sadece ne yapıyorsak devam etmek anlamlıdır.

Son bir ayda peşpeşe dört kitap okudum ve bir türlü elim onları yazmaya varmadı… Öyle karman çorman ki aklım, nasıl oturayım da düşüncelerimi önce hizalayıp sonra yazayım? Dönüp baktığımda Gezi’den bu yana daha iyiyim, okumaya devam edebiliyorum ama hep söylerim, yazmak hep daha zor.

Bir de normal, standart, sürdürmek zorunda olduğumuz hayatımız var. Eş, anne, baba, işte çalışan, ek iş yapan, seyahat eden, evde yemek yapan, başkasının evini temizleyen, nöbet tutan, vardiyalı çalışan, bla bla bla… Hepimizin hayatı kendine özgü, hepimizin beklentileri, umutları kendi çapında farklı… ama tüm bu farklılıklarımızla hepimizin hak ettiği ortak bir şey var: Dürüstlük.

Bana sorulan sorunun cevabını bilmiyorsam, bilmediğimi gocunmadan söylemeyi 12-13 yaşlarımdayken öğrendim. Aslında en kolayıydı… Benzer şekilde başım dara sıkıştığımda anne babama gidip işin olanını bitenini en yalın şekliyle söylemenin de en korunaklı yol olduğunu öğrendim. Kendi kendime, “En fazla ne kadar kızacaklar ki bana? Söylemesem kendi kendime daha çok ızdırap çekeceğim,” derdim.

Diyeceğim o ki… belki hâlâ çok geç değildir. Ne halt ettiysen söyle de kurtul. Biraz da olsa mert olduğunu düşünen birileri olur. Yarın öbür gün kendini savunabileceğin bir şeyler kalır belki… Ben ki, ilk günden itibaren sana zerrece inanmadım, yaptığın birçok şey bana göre yanlıştı ve evet yıllarımı verdiğim mesleğimi sırf sen bizi oy uğruna halka peşkeş çektiğin için askıya aldım, hepsinden öte benim gibilerin varlığına hiçbir şekilde tahammülün olmadığını da biliyorum… ama bak ben burada umutsuzca anlamaya çalışıyorum. Bu çabamın hiçbir zaman oy olarak bir karşılığı olmayacak, olamaz. En çok da bana  işte bu yüzden anlatmak zorundasın. İnsanız be! İnsanız ve ben senin bana neden tahammül edemediğini, bunca tüm pisliğe insanlık gururunu ayaklar altına alarak nasıl battığını HÂLÂ anlamak istiyorum.

Edebiyat aşkına!

Öyle yani…

 

Reklamlar