Etiketler

, , , , ,


Bin dokuz yüz doksan altı yazında İsviçre’de yaptığım stajdan daha önce bahsetmiştim. O stajın temel amacı tıp öğrencisi olarak deneyim kazanmanın yanısıra fakülte bitiminde yurtdışında eğitime devam etmek için referans toplamaktı ki, çalıştığım hastanedeki uzmanlar bu konuda gerçekten iyi referans olabilecek isimlerdi. Dahili Bilimler’den sorumlu olan doktor Zürih Üniversitesi’nde yarı zamanlı ders veren bir kardiyoloji profesörüydü. Cerrahi Bilimler’den sorumlu olan kişi ise ülkede tanınmış bir mikrocerrahtı. Bu isimlerin denetiminde staj yaptığım hastane İsviçre’de fakülte sonrasında doktorların çalışmak istedikleri hastanelerden biriydi. Anlayacağınız, hayatımı şekillendirecek, yurtdışında yaşamama olanak sağlayacak belki de önemli bir adım atmıştım.

İlk hayal kırıklığımı bankada yaşadım. Ah, bakın geçmişimle ilgili önemli bir bilgidir. Satırlarını okuduğunuz şahıs zamanında İsviçre Bankası’nda hesap açtırmıştı. Meblağ küçüktü 500 CHF, ama olsun. Hesap açtırmak için gittiğimde banka müdürü benimle görüşmek istedi. Hangi çılgın bu, diye değil. Kasabaya geldiğimi (!) duymuştu ve tanışmak, sohbet etmek istemişti. Küçük bir kasaba olduğu için herhangi bir küçük değişiklik büyük olay oluyordu.

Refah – Yol hükümeti yeni kurulmuştu. Sohbetimiz sırasında banka müdürü kendinize en uygun hükümeti kurdunuz, dediğinde açıkçası bozuldum. O da bunu fark etti ve “Tansu Çiller her ne kadar modern yüzünüz olsa da halkınıza yakın olan Refah Partisidir, yüzde 99 un Müslüman olduğu ülkede yadırganacak bir durum değil aksine memnun edecek bir durumdur,” dedi ve devam etti, “Atatürk sizin için çok önemli ve çok önemli şeyler yaptı ama kabul edin yapılan değişklikler dayatmaydı, yani halkın sindirip özümsemesi için aslında zamana yayılmış olması gerekiyordu. Belki bir elli yıla yayılsaydı çok farklı olabilirdiniz ama özünüz bu.” Ben de o zamanki halimle itiraz geliştirmeye çalıştım, elimden geldiği dilim döndüğünce. Kendimi kötü hissetmiştim ama yurtdışında yaşama hayallerimden vazgeçmeme çok daha önemsiz iki olay, ya da bir olay ve bir farkına varış neden oldu.

Bir akşamüstü kasabanın tek marketinden çıkmış, hastanenin misafirhanesindeki odama dönüyordum. Kasabayı boydan boya geçen tek bir cadde vardı. Cadde boyunca yürürken bir anda karşı tarafta bir dükkânda bir şey gözüme ilişti, karşıya geçme için kaldırımın ucuna doğru yanaştım. Soldan bir araba geliyordu, geçince yürüyecektim. Araba aniden önümde zınk diye durdu. Yaya geçidinde bekliyordum ve öncelik benimdi. O zamana kadar yaşamadığım bir şeydi, ruhu ve bedeni İstanbul’un kaosuna alışık bir bünye için abartılı olacak ama rahatsızlık vericiydi.

İkinci şey, yani farkına varışım, sokaklarda hiç kedi olmamasıydı. Ben ki, kedilerden hiç hazzetmem, gerçekten bunu fark ettiğimde kendimi kötü hissettim, önemli bir boşluktu bu.

Gülse Birsel yakın zamanda seçim sonucundan memnun olmayan ötekilere hitaben bir yazı yazdı ya, ben mesela hiç üstüme alınmadım. Zira ben buralardan başka bir yerde yaşamamın güç, hatta imkansız olduğuna neredeyse 20 yıl önce karar vermiştim. Özellikle son beş yılda dünyanın bir ucundan diğerine, Sydney’den Vancouver’a kadar içinde Şangay, Avrupa’nın nerdeyse tamamamının olduğu seyahatlerim sırasında da bu duygum biraz daha kuvvetlendi. Çok zorda kalırsam Buenos Aires’te yaşamak isteyebilirim. Oraya da muhtemelen kozmopolitliği, siyasi hareketliliği, toplumda insanlar arasında ciddi gelir farklılıkları ile benzer bir profilde olduğu için kanımın ısınmış olması muhtemel. Bir de Dublin olabilirdi, Joyce ve Beckett’tan kalanlar insana kendini iyi hissettiriyor.

Madem ki, mevcut durumdan hoşnut değiliz o zaman siyasete atılmamız gerektiği bu aralar yoğun olarak bilumum dile getiriliyor, yani başka bir deyişle elimiizi taşın altına sokmamız gerektiği işaret ediliyor. Doğru bir saptama ama nasıl? Yani şimdi tüm işi gücü bırakıp balıklama siyasete mi dalacağız?Siyasette şu anda içinde olanların kendilerine çeki düzen vermesi, gereksinimleri tespit edip yapılması değişiklikleri gerçekleştirmesi bu kadar güç müdür? İlla ki siyasete girmemiz gerekiyorsa hepimiz yetenek ve donanımımıza göre elimizden geldiğince nasıl dahil olabiliriz? Milletvekili ya da partide yönetici filan olmak istemeyen ama çorbada tuzum olsun diyenler neden yok sayılıyor? Sonuçta çoğumuzda siyasete girmenin tuzu kuru, nüfusu olanların haddi olduğuna dair bir algı yok mu? Peki bu ezber nasıl bozulacak? Evet, destek verelim ama aktif siyaset yapmak istemeyenler için çözüm önerisi olan var mı? N’olur biri söylesin.

Benim bu soruların cevabına acil ihtiyacım var. Neticede hiçbir yere gitmek gibi bir niyetim yok ve önümüzdeki seçimde kullanmakla yükümlü olduğum bir oyum var. Şimdiden ızdırabı beni sardı. Dürüst olayım, kimsenin bir değişime filan gideceğini düşünmüyorum. Kötümserim. Bu durumda kendi alternatifimi oluşturmak zorunda kalabilirim. Henüz taze bir fikir olmakla birlikte, yaşadığım şehirde benimle ilgili seçim bölgesinden bağımsız aday mı olsam, diye düşünüyorum ama bu fikir beni ister istemez gülümsetiyor. Züğürt Ağa misali tek oy alma ihtimalim elbette olsa da en azından oyumu inandığım birine vermekten ötürü içim rahat eder. Bir de bakmışım seçilmişim, neden olmasın?Gördünüz mü, aktif siyaset istemem filan derken bağımsız adaylıktan milletvekilliğine geçiverdim. Hayal işte.

Öyle yani…

foto: ciftcitowers.com.tr

Reklamlar