Etiketler

, , , , ,


 kışBu hafta çocuksuzuz. Garip bir duygu. Çocuksuz olmamız çok sebepli, birincisi benim geçen haftanın tamamını kaplayan Budapeşte seyahatim. İkincisi, çalışan insan durumu, çocukların okulu kapandı ve bir “Eee… şimdi bu çocuklar ne olacak?” halinin uzantısı. Daha derli toplu anlatayım. Evvelki hafta sonu çocukları yazlığa annemin yanına götürdük, bıraktık. Ben Pazar günü Budapeşte’ye gittim. BB Cuma günü yanıma geldi ve birlikte Pazar günü döndük. Bu hafta sonu da gidip çocukları alacağız ve tatile çıkacağız ve işte bu sebepten bu hafta yıllar, 13 yıl, sonra İstanbul’da BB ile çocuksuzuz.

Öncelikle evde yemek yapmama kararı aldık. Bu karar doğrultusunda Pazartesi günü, ki benim doğumgünümdü amma velakin BB nöbetçiydi, eve yakın bir AVM ye akşam yemeği için gittiğimizde girişte sinema afişlerini görünce bir anda aydınlanma yaşadım. Tabi ya, bundan uygun fırsat olamazdı. Kış Uykusu hâlâ gösterimdeydi ve bizim için bu filme gitmek için ideal günlerdi.

Ve dün akşam…

Bileti alırken gişedeki kız sesine verebileceği en ciddi tonu vererek uyardı, “Film 3 saat 45 dakika sürüyor. Biletinizin iadesi ve değişimi yoktur.” Önce çok anlamsız geliyor söyledikleri, duraksıyorum. Biletin iade ve değişimi olmaması kısmı anlaşılır ama süre ile uyarı tuhaf geliyor. Dönüp soruyorum, “siz uyardıktan sonra filme girmekten vazgeçen oluyor mu?” Uzun, dalgalı saçları omuzlarına dökülen, muhtemelen üniversite öğrencisi gişe görevlisi kız büyük, siyah çerçeveli gözlüğünü sağ elinin işaret parmağının iç yanıyla hafifçe kaldırıp kocaman sırıtıyor ve “Çook…” diyor, “Hatta teşekkür ediyorlar.” Acaba vazgeçtikten sonra hangi filme giriyorlar, diye merak ediyorum ama vizyondaki olası tercih edilecek diğer filmlerin neler olduğuna bakmakla zaman kaybetmek istemiyorum.

Koltuklarımıza oturduktan sonra BB, elinde mısırla salona gireni gördükçe, mırıl mırıl başlıyor, “Buraya değil buraya değil, başka yere.” Sanki mırıltılarıyla elinde mısır olanı başka bir yere yönlendirebilme gizli gücüne sahipmiş gibi. BB, film seyrederken birilerinin yanında yöresinde bir şeyler yemesine, içmesine sinir oluyor ve hatta sırf bu yüzden sinemada film izlemekten vazgeçeli çok uzun zaman olmuş, DVDlere minnettar biri.

Ve Kış Uykusu…

Filmin 3 saat 45 dakika sürdüğünü gişeye gitmeden önce bilenlerin konu ile ilgili olarak da bilgi sahibi olduğunu varsayarak konu kısmını atlıyorum.

Öncelikle seyrederken kendimi en normal hissettiren Nuri Bilge Ceylan filmi olduğunu söylemeliyim. Daha öncekiler bende geriye doğru ilerlediğimde giderek artan bir eksiklik, bir şeyleri anlamadığımdan çok atladığım duygusuna sebep oluyordu. Bu filmde böyle olmaması belki de daha fazla zevk almama neden olmuş olabilir.

Kış Uykusu, okumayı sevdiğim, sayfalar arasında ilerledikçe sona doğru bitişin ardından hissedeceğim boşluğu daha büyük duyumsadığım, kahramanları kendilerini giderek daha bir ortaya koydukça okumanın sürdüğü günler boyu günlük yaşantımın parçası haline geldiği, basit bir benzetme olacak ama, mesela otobüs gibi sıkışık bir ortamda kaldıysam ve yanımda tutamağa asılmış giden kişinin koltukaltından yayılan kokuyu alacak olsa Aydın’ın nasıl yüzünü buruşturarak öte tarafa çevireceğini ve bir şekilde kendine yer açarak az da olsa yana kayacağını ya da mutfakta çay demelemek için suyun kaynamasını beklerken oyalanmak için baktığımda FB da gördüğüm herhangi bir çakma duyarlılık aktivitesinin Nihal’in nasıl ilgisini çekebileceğini düşüneceğim ve muhtemelen altı yüz küsuruncu sayfaya gelip de son sayfayı çevirdiğimde kitabı okumamış halime özlemle bakacağım romanlar gibiydi.

Kış Uykusu, bir uzun anlatı. Filmin içindeki repliklerden birinde şöyle “kalın ve ciddi bir kitap” tan bahsediliyor ya, evet çok ciddi ama tam da bu replikte olduğu gibi seyircisini güldürebilen de bir film. Bu uzun anlatı öykücüklerden oluşuyor ve bu öykücükler insanlarıyla öyle güzel birbirine bağlanıyor ki, sonunda kusursuz çizilmiş portrelerden tekmil bir sergiye dönüşüyor.

Kış Uykusu, sinematografik görselliğinden öte resim ve edebiyat barındırıyor içinde. Yüksek tavanlı, her çerçevenin olması gerektiği gibi aydınlatıldığı bir galeride oturup portrelerin yüz çizgilerinde, elbiselerin kıvrımlarında, düşen gölgelerde iz sürmekcesine keyifli bir seyir.

Filmin baş karakteri Aydın başta olmak üzere tüm karakterler çok gerçekçiydiler. Özellikle kadın karakterlere kadın eli değdiği belliydi, öyle ki düşünce akışları, söylemleri hatta jest ve mimikleri her ne kadar iyi tanırsa tanısın ya da yetenekli olursa olsun bir erkeğin erişmesinin mümkün olmayan ama aslında birçoklarının çok da aşina olduğu derinlerden çıkarılmış nitelikteydiler.

Kimi zaman karkaterlerin karşılıklı diyaloglarını seyretmek sinemadan çok tiyatro tadındaydı ve güzeldi. Bazı yerlerde Nuri Bilge Ceylan’ın ince mizahıyla karşılaşmak ve belki de onun filmlerinde ilk kez peşpeşe gülümsemekten öte gülüvermek keyif vericiydi.

Görsel ve sözel bazı ayrıntılara değinmeden geçemeyeceğim. Hamdi Hoca’nın arkasında duvardan sallanan mikrofon, Hamdi Hoca’nın ayağına giymek zorunda kaldığı kadın terlikleri, çay fincanları, Nihal masanın bir yanında diğer yanında Hamdi Hoca / İsmail otururken masanın üzerinde duran koli bandı ve beni bitiren öğretmen Levent’in kahve likörü isteyişi… Zaten taş, tokat ve paraların akıbeti ile ilgili hem oyunculuk hem de  görsellik için söz söylemeye hacet yok. Genelde uzun anlatılar yazılı ya da göresel bir kırılma üzerine kurulur ve bu filmi belki de farklılaştıranbir değil de iki ölçülük olması bu ikisi arasında seyirciyi yükseğe asılı bir ip üzerinde korkusuzca yürütebilmesidir. 

Sinemada edebiyat uyarlamaları çoktur ama ben bu sefer ilk defa sinemadan edebiyata bir uyarlama olabilir mi acaba, diye düşündüm. Hani iyi edebi eserler nadirdir de olsa usta yönetmen elinde başka ışıldar, farklı tat verir ya, acaba usta bir yazarın anlatımıyla bu neredeyse kusursuz anlatılmış karakterlere dair acaba kimbilir daha neler sezer, neler öğrenebilirdik merak ettim. Benimki doyumsuzluk bir nev’i farkındayım.

Bize denk geldi ve sinemada Kış Uykusu’nu seyredebildik. Aksi halde çok önemli bir şeyi kaçıracakmışım.

DVD çıktığında benim gibi bazı bölümleri ara ara, sevdiğim romanlarda bazen yaparım ve sevdiğim bölümleri açar okurum, mutlaka seyretmek isteyecekler olacağına eminim.

Öyle yani…

Reklamlar