Etiketler

, , ,


Her Şeyimle Ben’in bende okuma isteği uyandırmasının sebepleri birden fazlaydı. Birincisi bu aralar Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı’na karşı eskisinden fazla bir ilgi duyuyorum. Bu iki savaşın yansımalarının günümüzde devam ettiğini düşünüyorum. Her ne kadar II. Dünya Savaşı sonrasında örülen Berlin duvarı yıkılmış, Rusya eski gücünü kaybetmiş olsa da süregelenler bu iki süreçten kopuk değil. Nasıl ki iki savaş arasında bir boşluk varmış  gibi görünüp yoksa aynı şekilde o süreç bence henüz sonlanmadı.

Savaş süreçleri değil de asıl önceleri, sosyokültürel yaşam, halkın bilinç durumu, olmaya gebe olaylara karşı tutumu, vs. ilgimi çekiyor. Derinlemesine dalış yapmam mevcut günlük koşullarım yüzünden mümkün değil ancak kendi çapımda okumalarımı biraz bu tarafa doğru çekiyorum. Bu amaçla Florian Illies’in yazdığı  “1913  Fırtınadan Önce” yi yakın zamanda okumuştum. Okumanın hemen ardından defter’de yer vermemiş olsam da burada kısaca bahsedebilir, en azından kitap arka kapağındaki tanıtımı sizlerle paylaşabilirim.
image

1913: başlangıç ile sonun, zafer ile melankolinin iç içe geçtiği ve her şeyin sanata dönüştüğü bir tarih. Hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olmayacağı bir dönüm noktası. Eşi benzeri olmayan, muazzam bir yıl. Felice’nin aşkıyla çılgına dönen ve daha bir kez öpüşmemişken darağacına onunla beraber yürümenin hayalini kuran Kafka; kayıp zamanın izinde sürüklenen Proust; asi öğrencisi Jung’la bozuşan Freud; Trieste’de aynı gün cappuccino içen Kafka, Joyce ve Musil; Rodin’le tartışan ve nezle olup mızmızlanan Rilke…

“Bütün merakım her zaman çöküştü, galiba ilerlemeye ilgi duymaktan beni alıkoyan da bu,” diyen Thomas Mann gibi istisnasız herkesin çöküşten bahsettiği, yine de kimsenin avangard yaşamların bir gecede yok olup yerini kan ve baruta bırakacağına ihtimal vermediği hareketli bir yıl 1913. Oysa bilinen dünya, sona doğru yaklaşırken çöküş gerçekten de yakındır. Çok değil, bir yıl sonra takvimler 1914’ü gösterdiğinde, çöküşü çoktan ilan edilen dünya yine de sapasağlam yerinde dururken çalacaktır Büyük Savaş’ın boruları.

1913: Fırtınadan Önce’de Florian Illies, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde, geri dönüşü olmayan felaketlere gebe bir geçiş döneminin portresini ustalıkla çiziyor.1913: Fırtınadan Önce, uzun 19. yüzyılın ardından, savaşların ve aşırılıkların çağı olarak tarihe damgasını vuracak kısa 20. yüzyılın ilk büyük krizinin eşiğinde sanata, edebiyata ve kültüre dair gösterişli bir kitap.

1913, Thomas Mann’ın kardeşi Heinrich Mann’ın Tebaası’nı okuma listeme aldırdı.

image

Anna Funder’ın Her Şeyimle Ben’i ise büyük oranda  İkinci Dünya Savaşı öncesinde Almanya’dan kaçan muhaliflerin Londra’daki hayatını, Dora Fabian ekseninde iki kişinin ağzından anlatıyor. Bu kitap kısmen belgesel, kısmen biyografi, kısmen roman olarak ele alınabilir. Anlatı Adolf Hitler’in şansölye ilan edilmesi ile başlıyor. Hitler,  Weimar Cumhuriyeti’nde iktidara doğru yürürken vuku bulan Reichstag yangını Almanya için bir kırılma oluyor ve aslında Hitler’in savaşı başlıyor. Hitler önce Almanya içinden temizliğe girişiyor ve kendisine karşı olduğunu bildiklerini yurt dışına çıkmaya zorluyor. Yani, anlıyoruz ki Hitler daha henüz gücünden emin değilken o kadar da zalim değilmiş, insaflı davranıyor. 1932’den 35’ doğru giderken, Hitler gücünü arttırdıkça zulmünü de dozunu artırıyor. Hitler’in gücünü pekiştirmek için yaptığı en önemli şey hukuku kendi isteği yönünde yeniden şekillendirmek oluyor ve sonrasını biliyoruz zaten gücünün doruğuna geldiğinde artık hukuk gibi bir incir yaprağına ihtiyacı kalmıyor.

Her Şeyimle Ben’in merakımı uyandırmasının bir başka  sebebi Dora Fabian’ı anlatıyor olmasıydı. Bu adı bir şekilde duymuştum ve pek fikrim yoktu. Yazarın sonda belirttiği üzere belgelere dayalı bir kurmaca olması nedeniyle tam bir biyografi denemeyecek olsa da anlatımdaki bütünsellik keyifli bir okumaya kapı açıyor, Dora Fabian’ı, İngiltere’de geçirdiği yılları heyecan dozunu düşürmeden anlatmayı başarıyor. Elbette bazı bölümler ve kişiler hem teknik hem de imkanlar yüzünden havada kalıyor. Meraklı okuru başka okumalara çekmesi, nasıl ki olaylar tarih içinde birbirini tekrar ediyorsa sonların da benzer şekilde kaçınılmaz birbirlerinden çok da farklı olmadığını göstermesi, muhalifliğin aktivist olabilmenin erdemlerine sahip olunduğunda anlam ifade ettiğini, yoksa aksinin koltuktan devrimcilik olduğunu açıkca söylemesi,  ihanet ve aldatmacanın tam da burnumuzun dibinde olduğunu dolaylı anlatıma gerek duymaksızın işaret edebilmesi yüzünden de bence bu kitap kayda değer.

Reichstag yangını, 11 Eylül ve Gezi…  okumaya devam.

Öyle yani…

Reklamlar