Etiketler

, , ,


KEFARET GÜNAHIN İÇİNDEDİR

Eskiden de düşünürdüm ama bu sıralar aklıma daha sık düşer oldu. Anadolu’nun bir köyünde doğup, büyümek ve yaşama orada devam etmek, hatta belki de şehre bile sayılı giderek ömrü bitirmek nasıl olurdu?

Sorular  beraberinde kişiye yanıtlarını getirmese bile en azından işaretlerini gösterir. Oysa Anadolu’nun değil bir köyü, büyükçe şehirlerinden birinde kalmayı becerememiş biriyim. Hayatımdaki önemli yenilgilerden biri olarak görürüm.

Seyahati bol bir işim var. Geçen ay Amerika’daydım, bu ay her hafta ülkemde bir şehre gidiyorum, önümüzdeki ay bir hafta Barcelona’dayım, sonra da bir hafta Montreal.

Seyahat rutinlerimi değiştiriyorum. Eskiden ön tarafta ve koridorda oturmayı tercih ederdim, şimdi  ise her zaman arkada ve uçuş 1 buçuk saatten uzun değilse cam kenarındayım. Son Ankara seyahatimde bozkırdaki 30, bilemedin 40 haneli köyleri üzerinden geçerken yine o soru beni dürttü, o köyde bir evde doğsam, büyüsem, evlensem, çocuklarım olsa ve yaşlansam nasıl olurdu?

Biz metropol insanları bu aralar daha sıkça benzerlerimizle, kapalı topluluklar halinde, tüketimi minimuma indirdiğimiz, kendi ürettiklerimizle yaşamımızı idame ettirdiğimiz, daha ileri giderek çocuklarımızı kendimiz eğittiğimiz bir hayatı düşler olduk. Bence ne öylesi ne de böylesi mümkün değil. Bu şehrin kiri, pası, insan ilişkileri iliklerimize çıkmayacak şekilde işledi.  Keşmekeşi olmazsa olmaz. Çocuklarımız ağaçlara tırmanacağı yerde hafta sonlarında saatlik ücret ödediğimiz kapalı salonlarda yapay tırmanma duvarlarına tırmanarak hafta boyu biriken enerjilerini  tüketmeye çalışıyorlar. Ağaçlardan kiraz erik  toplayıp, dutlar dökülsün diye ağaç dallarına kırmayacak ama dutları yere düşürecek ayarla vurmak veya  tırpan sallamak yerine (benim evdeki ergene bunu söylesem uzaylı diliyle konuşuyormuşum gibi bakar yüzüme)  spor salonlarına gidiyor, kol kasları gelişsin diye ağırlık kaldırıyorlar.

Belki tıp fakültesinden sonra daha gençken, dünyaya daha açıkken (altı milletten on kişiyle telekonferans yapmak gibi değil) hadi köyden vazgeçtim bir kasabaya gitmeye cesaretim olsaydı bunları tartışabilecek yüzüm olurdu. Oysa yok ve daha devam edersem bu klavye fedailiğinden başka bir şey olmaz.

image

Maria Barbal bildiğim bir yazar değildi. Onu Antoni Casas Ros yazıma koyduğum “Katalan edebiyatı” etiketi  vesilesi ile tanıdım.

Maria Barbal, Katalan edebiyatının önde gelen isimlerinden biriymiş. Hatta şöyle diyeyim Antoni Casas Ros melez, o safkan. Maria Barbal’ın hayatında çocukluğunun geçtiği Pallars’ın izlerini yapıtlarında görmek mümkünmüş (Wikipedia öyle diyor). Gölgeli Şarkı’da İspanya kırsalının inanılmayacak bir güzellikte, sadece orada yaşamış birinin anlatabileceği şekilde anlatılıyor olması bu savı destekliyor.

İki adım fazla gittim, bir adım geri geleyim: Dün akşam iş dönüşü başladım ve bitti.

Maria Barbal, Gölgeli Şarkı’da temelde bize çok aşina bir hikaye anlatıyor. Geliri kıt, çocuğu bol ailenin çocuklarından biri, ki bu elbette bir kız çocuğudur, görece varlıklı ama çocuğu olmayan yakın akraba bir aileye kısmen evlatlık, kısmen ev işlerine yardımcı olmak üzere, en azından çeyizinin iyi olacağı varsayımı ile verilir. Kız çocuğu bu evde yaşar ama hiçbir zaman o evin çocuğu gibi olmaz, büyür, evlenir, bir şekilde acılar yaşar, torun tombalağa karışır ve nihayetinde onu hayata dair bekleyen en önemli olaylardan biri koruması altında olduğu oğlu ve ailesi ile köyden kente göçle karşı karşıya kalır.

Son kısım hariç, Gölgeli Şarkılar’da benim ilk başta üstüne sorular kurduğum hayatla büyük oranda örtüşen bir hayat anlatılıyor. O, Conxa’nın hayatı. Jaume’ye aşık, ondan üç çocuk doğuran, tarlada çalışan, hayvanları otlatan, çorba pişiren, İspanya iç savaşı sırasında büyük kızını kendine direk belleyen, feminist Delina’nın çocukluk arkadaşı, yaşamının son günlerinde kefaretin günahın içinde olduğuna  kanaat getiren dünya iyisi Conxa’yı size takdim etmek isterim.

Maria Barbal, neyi, neden ve ne kadar anlatması gerektiğini bilen yazarlardan. Örneğin, İspanya iç savaşının ana karakteri Conxa’nın hayatında yeri çok ama çok önemli ve o bunu okura veriyor. Derdi iç savaşı anlatmak değil. Conxa’nın bu savaş yüzünden kaybı onu ne kadar yaraladıysa, o bundan ne anladıysa Barbal’ın da anlatacağı o kadar.

Barbal’ın kırsalı anlatışındaki sadelik Aytmatov’u, Conxa’daki  karakteriyle bütünleşmesi Szabo’yu aklıma getirdi. Barbal’ın dili çok sade, Conxa nasılsa öyle, süse gereksinimi yok, zaten Conxa ışıl ışıl palşıyor, Barbal’ın üslubu, hikayeyi anlatışındaki özen metnin bütününde çok kolaylıkla görülüyor.

Kitabı bitirip kapattığımda hissettiğim fazlası var, eksiği yok…   bilindik bir halk ezgisi vardır, birçok dilde sözler yazılmıştır, her kulağa aşinadır, ama bir gün hiç beklenmedik bir yerde, nadide bir sesten öyle bir yorumunu duyarsınız ki, içinize işler…

Öyle yani…

Reklamlar