Etiketler

, , , , ,


Sanırım bana şu soru sorulsa, “hayatta başına gelebilecek en kötü şey ne olabilir?” dense, tedavisiz hastalık ve birinci derece yakınlarımın kaybı dışında ( tam burada kulak memesi çekilir, dudaklar büzülerek o ses çıkarılır ve işaret parmağı bükülerek mümkünse tahtaya, yok değilse yakındaki bir eşyaya vurulur), cevabım “öncelikle kabız olmak, ikincisi de hayalsiz kalmak” olurdu. Üçüncüsünü düşünmedim, sebebi onu da belirtecek olursam birinden birinin başıma gelmesinin kaçınılmazlığından korkmamdır.

Hem sosyal, hem de fiziksel kabızlık ne kimsenin başına gelsin ne de bundan muzdarip olanlar yakınımda olsun. Birine beddua edeceksem bellidir. Genelde her iki türlüsünün de pek bir çözümü yoktur. Lifli gıda  yemek, psikolojik danışmanlık almak, vs bildiğim kadarı ile çare olmaz, doğuştan varsa vardır.

Bundan bir zaman önce kendimle bir anlaşma yapmıştım, odur budur saldırmayacak, sakin olacak, normal normal işimin gücümün peşinde olacaktım, en fazla derdim akşama yemek ne pişirsem olacaktı. Peh, keşke öyle her şey pazarlıkla ya da söz vermekle mümkün olsaydı veya en azından yeni fikirlerime daha az tutku hissedip en azından kendime saklasaydım.

Bundan çok fazla değil, bir hafta önce yine, yeni bir projemi sabah Sesil’e rutin telefon görüşmemizde nasıl anlattıysam bana şöyle dedi, “Aman abla ya, işin mi yok? Kariyerin var, düzgün düzgün bir işe başlayacaksın sen nelerle uğraşıyorsun. Bırak ya…” Ben de dedim ki, “Bu  bir fikir, hayal. Kendi kendime hayata heyecan getirme çabası. Elbette ben işi bunun için bırakmayaacağım, bir anda insanlar kapıda kuyruk olmayacak.”

Sonrasında son birkaç gündür aklımı kurcalayan bir soru vardı ki, bugün akşamüstü spor salonuna giderken BB’ye sordum, “Sence standart olsam daha mutlu olur muydum?” diye. “Standart derken neyi kastediyosun?” sorusuyla soruma karşılık verdi. “Mesela az önce sana anlattığım gibi Amsterdam’a taşınmamıza karar vermemiş olsam, her gün yeni bir acayip projem olmasa, hiç kitap okumasam, amigurumiden vazgeçsem, yemeği en az haftanın beş günü sipariş versek, sadece işime odaklansam, insanlar benim için işkolik dese ve ben bunun için gurur duysam, falan filan… ama hayallerim olmasa daha mutlu olur muyum?” Biraz safça değil mi? Aslında BBnin cevabı belliydi ve ben adım kadar iyi biliyordum. Ben buyum, BB yle 19 yıl önce başlarken de farklı değildim, standardım bu.

İşin garip tarafı, hepiniz gibi benim de hayatımda dönüm noktaları olur ve ben bu anlarda yeterince tepki vermemekle suçlanırım ( halbuki deliler gibi sevinmiş ya da geberesiye üzülmüşümdür). Açıkcası yüksek hayalperestliğin ( yüksek mimar gibi bir şey mi? Olabilir ama yüksek mimar kime derler, ben onu da bilmem ) olası sonucudur bu.

Ha, bu yazı nereden çıktı derseniz… akşam akşam iki fincan koyu kahve sonrası uykum kaçtı.  Heyhat, şunun şurası kaç yıl oldu ki, kahveleri duble duble içer sonra da üstüne misler gibi uyurdum. Bir sağa, bir sola dönerken takıldı aklıma, “ya bir gün ben de hayalsiz kalırsam,” diye… kalktım, belki uykum gelir umuduyla bu yazıyı yazdım (gelmedi, o ayrı).

Siz şimdi mışıl mışıl uyuyun, güzel rüyalar görün ve sabah da kahvaltınızı ederken gazete filan okumayın, hayal kurun. Benden demesi, ne gazete ne sosyal medyada çok da ilginç bir şey olmayacak. Ben hepimiz için dua edeceğim, hayalsiz kalmayalım, kabız olmayalım, hayalsiz ve kabızlar (sosyal olanları kastediyorum!) bizden uzak dursunlar, fiziksel olanlar da acı çekmesinler, tez vakitte sosyal türdeşleriyle şifa bulsunlar diye…

Öyle yani…

P.S 1: itiraf ediyorum içimden geçen başlık “ne hayalsiz ne de kabız”dı. Sevip sevmeyeceğinizden emin olamadım ve son anda “sosyal hayalperest” koydum. Tam olmadı belki ama çok da fifi sanki…

P.S 2 : Müjde, yazıyı düzeltirken uykum geldi. Yazmanın en sıkıcı tarafı düzeltmektir.

 

 

Reklamlar