Gün geçmiyor ki, hararetli bir tartışma kendine gündemde yer bulmasın. Yerel yönetimlerin seçimleri ile ilgili hiçbir şeyle ilgilenmiyorum, o yüzden aklımdaki konu o değil. Seçimlerle ilgili tek bir şey istiyorum, o da bir an önce bitsin ve politikacıların her an, her yerden gözümüze gözümüze sokulan fotoğraflarına artık daha fazla maruz kalmayalım.

Genel seçimlerden hemen önce bir şekilde twitter hesabımdan olmuştum. Sonra başka bir hesap açtım ama var olan birkaç yüz takipçimi kaybetmiştim. O günden beri twitterda daha çok izleyici konumundayım. Bu haftanın bence twitterdaki can alıcı tartışması akademisyenlere verilecek dil öğrenim bursuydu. Bilmeyenleriniz için söyleyeyim, bir üniversitede akademik kadro alabilmeniz için merkezi yabancı dil sınavından geçer not almanız gerekiyor. Mevcut baraj nedir, inanın bilmiyorum. Dün evde sağlık kayıtlarımı aranırken tesadüfen son girdiğim ÜDS sınav sonuç belgem elime geldi, arasam bulamam halbuki. ÜDS ye 2008 de girmişim, demek ki elektrofizyoloji yüksek lisansı için kendimi paraladığım zamanlarmış. Üniversiteye başladığım gün akademik hayatta yerim olmayacağını şükür çok iyi idrak etmiştim ve yüksek lisans da bir geçici hevesti.

Aslında tartışılacak bir şey yok, görünürdeki eğitim sisteminde belirli sınıflarda öğrencilerin bir düzeyde yabancı dil bilmesi gerekiyor. Bakınız, LYS de dahi İngilizce soruluyor. Ne hikmetse ikinci kademe, ortaokuldan itibaren, müfredatta olan İngilizce/yabancı dil eğitimi bir türlü istenen sonucu vermiyor ve ülkede insanlar profesör oluyor ancak İngilizce bir makaleyi okuyup anlayamıyor, kendisi bir makaleyi yazıp uluslararası dergide yayınlatamıyor. İşte bu yüzden daha iş profesörlüğe kalmasın diye belirli bir yaş altı akademisyenlere devlet bu güzel imkanı sağlıyor. Yirmi beş yaşına kadar on beş yıllık eğitimde öğrenilemeyen / öğretilemeyen İngilizce bu burs sayesinde üç beş ay, bir yılda öğrenilecek. Bu tartışmadaki en absürd mesele ise, akademisyen olana kadar İngilizce/ yabancı dil sorununu (ülkede bu bir sorun!) halletmiş, iyi derecede yabancı dil öğrenmiş olanların elit sayılmasıydı.

Eğitimle ilgili yazacak çok şey var. Bu konu öyle bereketli ki…

Blogla ilgili yazı dizileri fikri var kafamda. Başlıklar oldukça kışkırtıcı olabilir, hatta blogu bir bakıma torpillemek anlamına gelebilir. Mesela, “Sevimsiz İnsan Tipleri”. Bu diziyi yazdıktan sonra beni kim sever, bilmiyorum. Diğer dizi “İnsan Kaynağını Kurutmaması İçin İnsan Kaynaklarına Öneriler”. Bu yazı dizisi sonucunda da kimsenin bundan sonra benimle iş görüşmesi yapmamasını garantileyebilirim.

Yine bir sürü lagaluga yaptım. Kaldığımız yerden okuma listesine devam, hadi bakalım.

 

Nohut Oda / Melisa Kesmez (Kendine has temiz bir üslubuyla iyi ki var dediklerimden. Anlat sen, ben dinleyeyim kızkardeş)

Sürüklenme / Latife Tekin (Tarz olarak çok benlik değil. Bunun dışında Berci Kristin Çöp Masalları yüzünden ne yazarsa okunmaya devam edilecek)

Sıradan Bir Gün / Yekta Kopan (Bu kitabı geçen hafta bir arkadaşıma doğumgününde hediye ettim. “Nasıl,”diye sorduğunda, “Seversin, fena değil,” dedim. Bir bakıştık, arkasından benim yorumuma gülüştük. Dün arkadaşım mesaj atmış, kitabı okumuş bitirmiş. “Çok iyiydi,” diye yazmış)

Bir At Bara Girmiş / David Grossmann (İşte insanı adıyla kendine çeken kitaplardan biri daha. Farklı bir stand-up’ın metin hali. Dovaleh, stand-up çı, kendi hikayesini anlatırken varsayılan seyirciyle birlikte okuru da ters köşelere yatırıp, acımadan tokatları patlatıyor, bir şekilde bizlere kendi hayatlarımızı sorgulatıyor)

Atlas’ın Yükü / Jeanette Winterson (JW ne yazsa okurum ama son ikisi beni biraz zorladı. Zaman Boşluğu ile bu kitaptan sonra kesin söyleyebilirim ki, JW kendi özgün konularında daha iyi)

Yedi Eksi Bir / Arne Dahl (Her çok bilen illa ki bir yerde tökezler. Ben hemen hiç polisiye okumam, Fantastik de okumam. Tarzım değil. Netflix’te seyrettiğim iyi İskandinav polisiyelerinden sonra hadi bu seferlik bir değişiklik olsun, dedim. Okurken sıkılmazsınız, orası kesin ama ben, her ne kadar türünün iyi örneklerinden biri olsa da, uzun süre daha da polisiye okumam.

Dünyanın Ölçümü / Daniel Kehlmann (Ben ve Kaminski ile DK’ı çok sevmiştim. Sesler’deki kurgu beni tedirgin etmişti çünkü, Lezzetli Öyküler’i yazmada epeyi ilerlemişken denk gelmiştim ve birinin bittiği  yerden başlayan öykülerle kurulmuş anlatıyı okumuştum. Bir bakıma da rahatlamıştım, benim gibi düşünen birine kitapta rastlamak beni mutlu etmişti. Dünyanın Ölçümü, tipik bir DK kitabı, zevkle okunuyor, seviyorsunuz işte)

Middlesex / Jeffrey Eugenides ( Bu kitabı yıllar önce bir Fransız sormuştu bana, okuyup okumadığımı. Resmen okuma zevkinden başı dönmüştü ve bunu nasıl okumamış olduğuma hayret etmişti. Oluyor öyle, mesela 17 yaşındaki oğlum da bugünlerde benim Simon & Garfunkel’ı bildiğime hayret ediyor. Neyse,  işte nihayet yakın zamanda Middlesex’i okuyabildim. Evet konu ilginç, anlatım akıcı, lakin ben çok zorlandım, ara ara içim şişti ama zaten bu hacimde bir kitapta ilk 200 sayfayı okuyunca bir eşkilde insan kendini bitirmekle yükümlü hissediyor. Benim bu  dediklerime bakmayın, okuyun. Güzel kitap)

Doğal Roman / Georgi Gaspodinov (Hüznün Fiziği’nden sonra beni hayalkırıklığına uğratmayacağından emindim. Kapaktaki klozet çok iyi seçim. Bok sineği aslında kitabın özü. Yine birbirinin içine geçmiş metinler var. Gaspodinov’un başka bir labirentine hoş geldiniz.)

Değişen Dünyada Sanatçı / Kazuo Ishiguro (Her Ishiguro kitabı okuduğumda müthiş bir ılık okur tebessümü gelip oturuyor yüzüme. Okumadıklarım, kıyamadığımdandır)

İnsan Dengesi / Margit Schreiner (Bu yılın ilklerinden. MS’i daha önce okumamıştım. Konu ilginç geldi. Arka kapak yazısının albenisi kitabı okumamda çok etkiliydi ve iyi ki okumuşum)

Cadı Tohumu / Margaret Atwood (Shakespeare’in eserlerinin yeniden yazılması projesinin bir parçası. Bu proje fikri iyi ama yazarları, şimdiye kadar okuduklarımı, kısıtlamış olduğu aşikar. Neticede MA da kendisi konu bulmakta zorlanmayan ve okurunu kitabın başına çakan bir yazar. Yine de Fırtına’nın modern yorumu için çok iyi yazılmış bir metin diyebilirim)

Zaman Boşluğu / Jeanette Winterson (Yukarıya bakınız)

Profesör ve Hizmetçi / Yoko Ogawa (Siz gnooks.com u bilir misiniz? Ogawa’yı gnooks sayesinde okudum. Bir romandan ziyade insanda novella tadı bırakıyor. Satırlar arasında Japon nezaketi hissediliyor. Dokunaklı bir hikaye, özgün bir anlatım)

Sadık Ruslan / Georgi Vladimov (Okura direkt soru soran metinlere sık rastlanmaz. Alın size onlardan biri. Bulgakov’u anımsattı bana. Anlatıcı bir köpek. Çalışma kampı kapatılınca, Ruslan’ı gardiyanı sokağa salıyor. Sokakta geçen her gününde Ruslan, çalışma kampını daha fazla özlüyor. Değişik bir okuma deneyimi)

Sonny Boy / Annejet van der Zijl (II. Dünya Savaşı sırasında Hollandalı “safkan” bir kadın, Surinam’lı bir zenci genç ve onların melez çocuğunun hikayesi)

Steiner’in Hikayesi / Constantin Göttfert (Bir tür “Slovakya nasıl Slovakya oldu” hikayesi. Oldukça kasvetli bir anlatım ama Demir Perde ülkelerininden birini daha ayrıntılı okumak kişisel birikimi zenginleştirmesi açısından önemli)

M Treni / Patti Smith (Canımın içi Patti. İyi ki varsın.)

Şükür, listenin sonuna geldik. Bundan sonra niyetim kitapları okudukça onlar hakkında yazmak.

Öyle yani…

Reklamlar