Etiketler

, , , , ,


Eskiden kitaplarla ilgili yazıları daha kolay yazardım. Giderek güçleşmesinin sebebini anlamaya çalışıyorum. Kabul, bir miktar tembellik var ama altında yatan sebep sanki daha fazlası.

Bir kitabı okuduktan sonra onunla ilgili yazmak için üzerinden biraz zaman geçmesi, benim onu sindirmem, okurkenki düşüncelerden uzaklaşmam gerek ama işte o süreyi ayarlamak hiç de kolay değil çünkü okunacak o kadar çok kitap var ki, biri bitince bu aralardiğerine adeta saldırıyorum  ve bu sefer de o okumanın keyfi, okumaya ayrılan zamandan feragat edip de klavye başına oturmak gerçekten büyük çaba gerektiriyor. Şu yazdıklarıma bakınca “aman da aman sanki çok büyük bir iş” yaptığım hezeyanında mıyım, endişesine kapıldım.

“Blogdan Uzaktayken Okuduklarım” listelerinin üçüncüncüsünü yayınladıktan sonra da bir listelik kitap daha birikti size anlatılacak.

Kafamda uçuşan bin türlü fikir, soru, bir de bunları buraya yazasım var ama lafı uzatmadan bugün burada olma sebebime geçeyim sevgili okur.

Javier Marias, blog için önemli bir yazar. Şöyle ki, 2015 Kasım’ında onun Karasevdalılar’ı hakkında yazdıktan sonra bloga yazmayı hemen hemen bırakmışım, dört yıl tek tük yazı girmişim. Halbuki, ben o kitabı sevmiştim diye hatırlıyorum. Demek ki, yazmaya ara vereceğim varmış.

Berta Isla’yı okurken Karasevdalılar’la ilgili yazıma dönüp bakma ihtiyacı hissettim. Gördüm ki, okumadaki temel zorluk aynıymış. Yazarın dili, gerçekten zor bir dil ve bu sefer çevirmeni (Neyyire Gül Işık) kesinlikle çok daha fazla takdir ettim. Zira onun becerisi olmasa bu kitabı okumak bize pek de kısmet olmazmış.

Karasevdalılar ile paralel gidecek olursam, bu sefer Marias’ın kendi sesini bastırabilmeyi başardığını, Berta’da kendini çok da seslendirmediğini görmek memnun ediciydi.

Berta Isla için kabaca casusluk romanı demek hiçbir şekilde mümkün olamaz. Görünürde evet, anlatı içinde bir casus var ama anlatılan kesinlikle bir casus hikayesi değil. Elimizde kayda değer bir casus hikayesi yok ama casusun varlığı bizim karısı Berta ile tanışmamızı sağlıyor.

Kitapla ilgili herkesi en başta vuran açılış paragrafı aslında kitabın tümündeki muğlaklığın özeti gibi. Anlatının büyük bir kısmı ana karakter Berta’nın sözcükleriyle, samimiyetle ve yalınlıkla aktarılıyor  olsa da okur olarak hep sanki tül perde arkasındaymışım, önümde bir geçmemem gereken bir çizgi varmış gibi hissettim.

Konuyu elimden geldiğince kısa ve spoiler vermeden özetlemeye çalışayım.

Berta ve kocası Tom (Tomas) ergenlik zamanlarından arkadaşlar. Anlatıda arka fon büyük çoğunlukta Madrid. Liseden sonra Berta Madrid’de, Tomas ise Oxford’da üniversite okuyor. Üniversite dönemlerinde fiziksel olarak ayrı olsalar bile bir şekilde biribirlerine karşı sözlerini tutuyorlar ve Tomas Oxford’dan döndükten sonra evleniyorlar. Tom’un dil öğrenmeye, aksan ve lehçeleri kusursuz taklit edebilme yeteneği var ve bu doğuştan gelen hediye bu çiftin hayatlarının ana eksenin kaymasına sebep oluyor. Bu arada Tomas, üniversite dönüşü aynı insan değil, Berta, Tom Madrid’e kandisine döndüğünde onda bir takım değişiklikler olduğunu fark ediyor ancak Tomas’la birlikte olmak Berta için her şeyden önemli olduğundan üstünde durmuyor. Tomas Oxford’dan dönüşte Madrid’de İngiltere Büyükelçiliği’nde çalışıyor ve zaman zaman iş icabı aylarca İspanya dışında olabiliyor. Anlatı büyük oarnda amansal olarak 70 lerin sonu ve  80 lerde, biraz da 90’larda geçtiği, iletişime insanlar şimdiki gibi boğulmadığı için Tomas’ın yokluklarında Berta’yı habersiz bırakması olağan bir şey oluyor.  Bir gün Tomas yine Madrid’de değilken gelişenler Berta’nın görmek istemediklerini halının altına süpürmesini durduruyor, hatta ilk fırsatta Tomas’la tam olmayan bir yüzleşme yaşıyorlar, yani Berta Tomas’ın uzaklardayken ne  yaptığını açıkça Tomas’a soruyor ancak bunlar konusunda net cevap alamayacağını, soru sormasının o zaman kadar süregiden rahatlarını kaçırmaktan başka işe yaramayacağını kocasından öğreniyor.

Hikaye farklı anlatıcıların gözünden anlatılıyor. Girişi 3. kişi yapıyor. Sonra sözü Berta alıyor ve yıllar içinde kendinde, Madrid’de, Tomas’la olan ilişkisinde olan değişimleri ondan dinliyoruz. Dediğim gibi casus Tom bu anlatıda baş karakter değil, casusluk hikayesi de ana tema değil. Tomas’la olan gelişmeler söz konusu olduğunda sözü 3.kişi alıyor.

Anlatının arka fonunda hep Madrid var ama çok flu, zaten ayrı bir katman olarak yıllar içinde Madrid’i anlatma derdi yok ama okura Madrid’deymiş hissi verecek kadar Madrid imgesi güçlü tutulmuş. Bunun yanısıra temel amaç  Berta’nın iç ve daha az da olsa dış dünyasını anlatmak olduğu için çiftin biri erkek diğeri kzı çocuklarına birkaç yerde ismen değinilmesinin dışında onların bu süreçteki ruhsal, fiziksel durumları hemen hiç anlatılmamış. Bunu çok önemli buldum çünkü, Marias zaten anlatı boyunca tekrarları çok fazla seven, bu tekrarlar konusunda belli ki kendine kısıtlama getirmeyi gerekli görmeyen bir yazarken bir de Guillermo ve Elisa’yı Berta tek başına büyütürken yaşanan ayrıntıların, onların babasız geçen yıllardaki ergenlik sancılarının anlatıya dahil edilmemiş olması eksiklik yaratmıyor, hatta hikayenin  bütünlüğünü sağlamlaştırıyor. Keza, yazar incelikli kurgusunu Tom’un İngiltere’deki sürügün yıllarındaki birlikteliğine dair de fazla ayrıntıya girmeyerek, Berta ve Tom dışında fazla karakter ortaya sürmeden yan karakterlerde üç beş kişi ile anlatıyı kotararak mümkün kılıyor.

Karasevdalılar için söylediğim Marias için burada da geçerliliğini sürdürüyor. Hızlı, süregen ancak hiç de kolay olmayan bir okuma istiyorsanız Berta Isla’ya mutlaka kulak verin derim.

Öyle yani…

 

P.S 1:Kitabın orjinalinin kapağı bence çok daha etkileyici olduğu için buraya koymadan edemedim.

P.S 2: Karasevdalılar ile ilgili yazım için tık tık…

P.S 3: Buraya not düşmek bir tür yükümlülük getiriyor o yüzden arkası yarın olarak bundan sonraki kitap yazısı Idaho / Emily Ruskovich en kısa zamanda blogda olacak.

 

 

 

Reklamlar