Etiketler

, , , , , , , ,


Pamporovo, bizim aile tarihimizde yeri olan bir kayak merkezidir.

Biz burjuvalaşamamış, burjuvalaşması da pek kolay olmayacak olan Beyaz Türkler, bir ara bayağı bayağı kendimizi aşarak orta yaşa merdiven dayamışken kayağa gitmeye cüret eder olmuştuk. Hatta bizim gibi bazı hadsizler o dönemlerde Euro’nun TL karşılığının düşük olmasından faydalanarak ülkede kayak merkezi görmemiş, direkt kendimizi yurtdışına layık görmüştük.

BİR

Aslında ilkinde bizim aklımızda Pamporovo’ya filan gitmek yoktu. Bir gün Necat, Cerrahpaşa’dan onun daha fazla yakın olduğu, benim bazılarını ancak ismen tanıdığım bazılarıyla ise az konuşmuşluğum olan bir grubun otobüsle Pamporovo’ya gideceklerini, bizim de gidip gitmeyeceğimizi sordu. Grupta Hatay’dan gelenler olduğunu duyunca ayağımıza gelen hizmeti değerlendirmezsek ayıp olur düşüncesiyle katılmamızı makul buldum. Ödeyeceğimiz ücreti duyunca (kaç lira olduğunu sormayın, geçmiş zaman hatırlamıyorum ama evde otursak daha fazla para harcardık, öyle diyeyim) bu tura gitmemenin saksılık olacağına kanaat getirdim.

Atakent’te bir sitenin kafeteryasında buluşuldu. Bazı kişileri hiç hatırlamıyordum. Yıl 2016 idi, yani mezuniyetten sonra on sekiz yıl geçmişti. Kafeteryanın sakince bir köşesine ailecek konuşlandık. Kıvırcık saçlı birisi bize doğru gülücükler saçarak ilerledi, Necat’a doğru yöneldi ve ortaya “N’abersiniz, hiç görüşmemişiz biz yaw,” dedi. Ben direkt, “Ben seni hatırlamıyorum,” dedim. Ben “Şebnem,” diye cevap verdi ve Necat’a döndü ki, Necat, “Ben de,” deyince Şebnem bayağı bir bozuldu, beni kastederek, “Tamam o hatırlamaz da sen nasıl hatırlamazsın,” dedi içerleyerek. Necat dediğine göre hatırlamıyordu, belki de işine öyle gelmişti. Üstünde durmadım.

Bir otobüs dolusuyduk, büyük ve çocuk sayısı hemen hemen eşitti, çok çılgınca bir işe kalkıştığımızı anlamam kısa sürdü. Şebnem otobüste arka sıramızda oturuyordu.

Bu ilk Pamporovo seyahatinde öyle çok önemli bir şey olmadığını hemen söylemeliyim. Adı Grand Hotel olan ama çok eski bir otelde kaldık. Biz genelde yatacak yer var mı, temiz mi ekseninde değerlendirme yaptığımız için otel gayet yeterliydi. Kayak merkezine yakın olması da büyük avantajdı.

Kayağa gidenler için olumsuz tek bir şey vardı, kar yoktu. Hava günlük güneşlikti.

Kahvaltıdan sonra hep birlikte otobüse biniyor ve kayak merkezine gidiyorduk. Orada biz kayakla ilgisi olmayalar bir kafe-restoranda oturuyor, zaman geçiriyorduk. Bu sırada çocuklar karsız bayırda kar varmış gibi ilk kayak derslerini alıyorlardı. Aynı kafede öğlen yemeklerimizi, turun önceden hazırladığı menüye göre yiyor yanında bolca lezzetli ev şarabı içiyorduk. Pamporova’daki dört günün akşamlarında ise otelin lobisinde masa altından elden ele dolaştırdığımız votka şişesi eşliğinde sohbet ediyorduk. Çocukların keyfi yerindeydi. Çok çocuk olunca yaşları birbirine yakın olanlar birlikte iyi vakit geçiriyordu. Çocukların ebeveynlerin tepesinde “Sıkıldım,” diye vızıldamadığı, onları eylemek zorunda olmadığımız tatil başlı başına keyifliydi.

O tatilde Patti Smith’in “M trenini” okudum. Öğleden sonra otele dönüyorduk. Akşam yemeğine kadar herkes odasına çekiliyordu. Biz süit odadaydık, çocuklar kendi hallerinde takılıyorlardı ve genelde yorgunluktan uyuyorlardı. Ben de o sırada şarap içip kitap okuyordum.

Bu seyahatten aklımda kalan, galiba dönüş yolundaydık, konu neydi hatırlamıyorum, Necat Şebnem’i kızdırdı. Şebnem de Necat’a “Küstüm sana,” dedi ve benimle konuşamaya devam etti. Bunun üzerine Necat elbette altta kalmazdı, “Küs… fark etmez benim için, ben zaten seni hatırlamıyorum,” deyince konuşmaya kulak kabartan diğerleriyle birlikte gülmeye başladık. Şebnem’i çok sevmiştim hatta üniversitede birbirimizi es geçtiğimize hayıflanmıştım.

Eve dönüş yolu bitmek bilmedi. Hele Kapıkule’de saatlerce beklemek hepimizi çok yordu. Polisin aramasını başarıyla geçtik. Eve gittikten ve üzerinden biraz da zaman geçtikten sonra yaptığımızın hiç de akıllı işi olmadığı, bir daha böyle grupla otobüs yolculuğunun yapılmayacağı konusunda hemfikirdik.

İKİ

Pamporovo’yı sevmiştik ve bu sefer araba ile gidecektik.

İki Pamporovo seyahati arasında Ömerlerle Bansko’ya gitmiştik ama çocukların kayak dersi alması ve biz yancıların da o sırada rahat edebilmesi için en elverişli yerin Pamporovo olduğuna kanaat getirmiştik. Zira Bansko siyah pistleriyle ünlüydü ve bizim gibi kenarda patates – biracılar için uygun değildi.

Pamporova’ya Deniz – Pınar ve çocukları Ege – Zeynep ile iki araba önlü arkalı gittik. Deniz ve Pınar bizim yine Cerrahpaşa’dan arkadaşlarımızdı. Deniz Kardiyovaskülerci, Pınar ise Kadın – Doğumcuydu.  Her ikisi de bizim aksimize akademisyendi, profesör olmuşlardı.

Airbnb’deki başarılı kiralama geçmişimden ötürü kalacağımız yeri ayarlama işi bendeydi. Pamporovo’ya araba ile 10 dk uzaklıkta Smolyan’da 3 gece için dubleks bir apart kiraladım.

Kayağa gidiyorduk ama hazırlık kısmında teferruat yoktu. Bizim aile adına söyleyecek olursam termal içlikleri bulmak, daha önceki seyahatlerde kullandığımız kayak pantolonlarını valize yerleştimek dışında üç gün işimizi görecek kadar eşya hazırladım. Apartta kalacağımız için orta boy koliye yağ, tuz gibi yemek yapmak için gerekli olabilecek ıvır zıvırı yerleştirdim. Et, makarna, vs oradan marketten alacaktık.

Yolda Pınarlarla buluştuk ve birlikte sorunsuz Kapıkule’den geçtik. Deniz amatör telsizciydi ve buluşma noktasında seyahat süresince önlü arkalı rajat iletişim kurabilelim diye bize de bir tane telsiz verdi. Plana göre önce Filibe’ye uğrayacaktık. Otobüslü turda ve Bansko’ya giderken de Filibe’ye uğramıştık. Bizim için yeni bir şey yoktu ama Pınarlar görmemişlerdi. Filibe’de önce istikametimiz alkol almak üzere Metro marketti, zira bu alışveriş bizim için mühimdi. Geçmiş zaman üç otuz paraya litrelerce alkol aldık. Favorimiz 1,5 lt. lik Savoy votkasıydı. Alışveriş sonrasında Filibe merkeze gittik. Filibe’de tur attıktan sonra zincir restoran Happy’de yine saçma komik bir paraya şahane öğle yemeği yedikten ve Smolyan’a doğru yola çıktık.

Hava konusunda endişeliydim. Son iki hafta boyunca tahminleri takip etmiştim ve Smolyan – Pamporovo’da bizim orada olacağımız hafta sonu coşkulu kar yağacağı öngörülüyordu. İdeali biz gitmeden önce kar yağması, pistlerin dolması ve biz oradayken hafif yağsa bile en azından gündüzleri ara ara güneşli hava olmasıydı. Adı üstünde tahmindi, belki küçük yüzdelik hata tutardı ve öyle çok kar yağmazdı, diye ümit ediyordum.

Keyifli bir yolculukla akşamüstü Smolyan’a geldik. Etrafta kar vardı, yok değildi ama korkutucu değildi. Markete uğradık. Üç gün ne yiyeceğimizi planlayarak alışveriş yaptık. Navigasyona göre apart Smolyan’dan Pamporovo’ya çıkışta, arada bir yerlerdeydi. Yukarı doğru ilerlerken kar yağmaya başladı ve giderek hızlandı. Sağda solda biriken kar miktarının fazlalığı hava tahminlerinin doğru olabileceğine işaret ediyordu. Nihayet vardığımızda apartın olması gereken yerde ev sahibinin mesajda belirttiği gibi  bir otel olduğunu gördük. Resepsiyona gittiğimizde apartın yolun sonundaki binada olduğunu söylediler ve anahtarımızı verdiler.

Kemal, Necat ve Deniz arabalardan eşyaları çıkarırken biz de Pınar’la odalara bakıp kimin hangi odada kalacağına karar verdik. Mutfak dolaplarını açıp kapayarak yemek pişirmek için gerekli alt edavat olup olmadığına baktık. Buzdolabı çalışmıyordu, fişini taktık. Bu durumda içeceğimiz votka portakal için buz yoktu. Ne yapacağımızı düşünürken Deniz küçük bir tencere istedi. Sebebini sorduğumuzda, “Her taraf kar. Bahçeden kar getireceğim,” dedi. Eşyalarımızı yerleştirirken karlı votka portakallarımızı   içiyorduk. Necat android tv’yi kurdu, akşam maç seyredilecekti. Defne, Ege ve Zeynep bir odaya girip oyun oynamaya başladılar.

Çocuklara o akşam ne hazırladığımızı hatırlamıyorum. Biz onlara pişiridiğimizin yanısıra daha çok peynir, mortadella, chorizio filan yedik. Maç bitince Kemal bize biraz gitar çaldı. Çok geç olmadan uyuduk. Yol yorgunuyduk.

Ertesi sabah uyanınca ilk işim gidip penceren dışarı bakmak oldu. Korktuğum gibi değildi çok şükür. Gece kar az yağmıştı. Kahvaltıdan sonra kayak merkezine gitmek üzere yola çıktık.

Navigasyonal işaretlediğimiz yere vardığımızda hüsrana uğradık, çünkü burasının daha önce otobüslü turla geldiğimiz yerle ilgisi yoktu. Halbuki Necat’la ben elimizle koyduğumuz gibi bulacağımızdan emindik. Gördüğümüz kadarı ile çocuklar için ders imkanı yoktu, telesiyejle yukarı çıkmak gerekiyordu. Hepimizin yukarı çıkması anlamsızdı. İkiye ayrılabilirdik. Çocuklarla iki kişi yukarı çıkabilirdi ve diğerleri aşağıda bekleyebilirdi. Ne yapacağımıza karar vermeye çalışırken kar yağmaya başladı. Kayak eşyaları satan bir dükkana girdik. Pınar Ege’ye mont aldı. Satıcıya sorunca ters yöne geldiğimizi öğrendik. Vakit öğlen olmuştu. Çocuklar acıklamaya başlamışlardı. İstediğimiz yeri bulabilme umudu ile bu sefer diğer yöne doğru yola çıktık.

Yol kenarlarında dibinden kesilmiş ağaçlar dikkatimi çekmişti ama anlam verememiştim. Sapağa gelince diğer yola saptık ve ilerledikçe görüntü aşinalaştı. Grand Hotel Pamporovo’nın önünden geçerken doğru yolda olduğumuzdan artık emindik. Kar aralıksız ama yavaş yağmaya devam ediyordu.

Bir önceki gelişten öğlen üçe kadar kayak eşyası kiralamanın mümkün olduğu gibi bir şey hatırlıyordum. “Açız,” diye mızıklayan çocukların sesi benim bu bilgiyi açıklamam ile kesildi. Arabaları park eder etmez hızla malzeme kiralama barakasına gittik. Çocuklar kayak heyecanıyla açlıklarını unutmuş gibiydiler. Üç çocuğu on beş dakikada takım taklavat hazır edip kayak hocasının peşine taktıktan sonra biz de kafeye gittik.

Normalde hava güzel olduğunda herkes dışarıda otururken kar yağışı yüzünden içeride tüm masalar doluydu. Tek oturan bir kadının yanına yanaştık, tabii ki de Türk’tü, masaya ilişmek için izin istedik. Sipariş vermek için garsonu kollamaya başladık. Bir ara Pınar, arkada yüksekteki uzun masayı işaret etti, “Bu bizim Erdal değil mi?” diye sordu ve emin olmak için kalktı o tarafa gitti. Üç dakika sonra yanında Erdal’la geldi. Ben Erdal’ı fakülteden sonra galiba ilk kez görüyordum. İliştiğimiz masaya doğru o da bir sandalye çekti. Bu sırada masanın ilk sahibi çocuğuna bakmak için dışarı çıkmıştı, geri geldiğinde sanki masa bizimdi de o bizim masaya ilişir gibiydi. Zaten ne hikmetse masada bıraktığı yarım şişeden fazla bira da dibine inmişti.

On beş dakikadır bir türlü dikkatini çekemediğimiz garsonu Erdal küçük el hareketi ile masamıza getirdi. Siparişlerimizi verdik. Klasik muhabbetler döndü, napıyorsun, ne ediyorsun, buraya daha önce geldin mi, vs. Erdal oraya çok hakimdi. Her yıl büyük bir grupla geliyor, dağda bir otelde kalıyorlardı. Bize nerede kaldığımızı sorduğunda “Smolyan’a yakın bir apart otel,” demekle yetindim zaten o da sorusunun cevabıyla pek ilgilenmedi. Garson siparişlerimizi getirdiğinde Erdal ona “Look here Mary. These are my friends. You take care of them. Make a reservation for them tomorrow near to our table,”  dedi. (Mary bak. Bunlar  benim arkadaşlarım. Onlarla ilgilen. Yarın bizim masamıza yakın bir masa ayır.) Masasında güya misafir olduğumuz kadına bira ve yemek teklif ettik, nazikçe geri çevirdi.

Ara ara dışarıya bakıyordum. Kar yağmaya devam ediyordu. Çocuklar ders bitiminde geldiklerinde masada kalan patates kızartması ve pizzadan atıştırdılar. Doymadılar ama artık gitmemiz gerekiyordu. Kar hızını artırıyordu.

Biz önden arabayla park yerinden çıktık. Ana yolda ilerlerken arkamıza baktığımızda Pınarları göremedik bir süre.  Bizim arabamız dört çeker olduğu için zorlanmamıştık ama onlar için eğimli kısmı atlatmak zor olmuştu. Eve vardığımızda hava iyice bozmuştu.

Pınar’la hızla yemek hazırlamaya giriştik. Bizim hazırlamakta en favorimiz, çocukların da bayıldığı kıyma soslu makarna yaptık. Biz bununla meşgulken büyüklerden banyo yapanlar oldu. Çocuklar zaten açtılar, sabahtan beri doğru dürüst bir şey yememişlerdi ve tabaklarına yumuldular. Risksiz, beğenilmesi garanti bir yemekti. Çocukların arkasından büyüklere de birer tabak verdik. Pınar’la anlaşmamız benim yemeği yapmam, onun bulaşıkları yıkaması üzerineydi. Pınar tencere hariç bulaşıkları yıkayıp bitirmişti ki, çat… elektrikler kesildi. Dışarıda göz gözü görmüyordu. Kar öyle yoğun yağıyordu ki, camdan dışarı bakınca 10 metre ilerisi zor görünüyordu.

Bu zamanda elektrik kesintisinin uzun sürmeyeceğini düşündük. Yarım saat, bilemedin bir saate gelirdi. Resepsiyonu aradık, ne olduğunu bilmiyorlardı.  Elektrik kesintisi bir saate yaklaşınca endişelenmeye başladık çünkü ısınma da elektrikleydi ve ev soğumaya başlamıştı. Çocuklar yatakta yorgan altında oynuyorlardı. Tüm iyimserliğimizle sohbet edip içmeye devam ettik ama bir süre sonra erişkinlerin en gencini, Kemal’i, olayın tam ne olduğunu öğrenmesi için respesiyona göndermeye karar verdik.

Kemalin dönüşü uzun sürdü. Kardan adam şeklinde, kucağında poşet içinde katlanmış battaniyeler ve mumlarla geldiğinde “Kar kalınlığı arabaların yarısına gelmiş,” diyerek durumu kısaca özetledi. Gece elektrik gelmeyecekti. Ağaç devrilmiş, elektrik tellerini koparmış ve yolu kapatmıştı. En iyi ihtimalle sabah dozer gelince ağaç kaldırılabilirdi, onun da ne zaman geleceğini söylemek bu saatte mümkün değildi.

Saat dokuz olduğunda iyice keyfimiz kaçmıştı. Bir öncekinde ne kadar kar olmamasından yakındıysam şimdi de karın bu kadar acımasızca yağmasına söyleniyordum. Neşeleniriz belki diye Kemal gitar çaldı, bet ve çakırkeyif seslerimizle ona eşlik ettik ama ne yazık ki, derin hayalkırıklığı içindeydik. Ortalığı olduğu gibi bırakarak saat on’u geçe herkes yataklarına gitti. Havadurumuna baktığımda yüzde yüz, üç gün boyun durmaksızın kar yağacağını bildiriyordu.

Gece saat iki gibi uyandım. Su içtim, tuvalete gittim. Sifonu çektim ama dolmadı. Uyku sersemi, ilk önce ne olduğunu anlamadım ama bir terslik olduğunu hissettim. Musluğu açtım, cılızlaşarak aktı ve kesildi. Birden dank etti, su yoktu. Elimin sabununu mutfak musluğunda duruladım ve elbette o da kesildi. Sabahı düşünmek istemedim. Herkes uyanınca ilk iş tuvalete gidecekti ve o zaman ne yapacaktık? Bilseydim sifonu çekmezdim, diye düşündüm.

Sabaha kadar uykulu uyanık yattım, dalsam bile yarım saat sonra uyandım. Saat altı gibi pes edip uyandım. İlk iş gidip musluğu bir umutla açtım ve aktı. Banyo musluğu da akıyordu. İçim bir nebze rahatladı ama kısa sürdü. Pencereye gidip baktığımda bahçe çitlerinin artık görülmüyordu. bahçe aydınlatma direklerinin hemen hemen tamamı kar altındaydı ve lambalar neredeyse kar hizasındaydı. Arabaların kara gömüldüğünü tahmin ettim. Ses çıkarmamaya çalışarak yatağa döndüm, uyanık yattım.  

Saat yedi gibi büyükler uyandı. Bir an evvel buradan gitmemiz gerektiğine karar verdik. Necat ve Deniz olay yeri durumu incelemesi için dışarı çıktılar. Geri geldiklerinde halleri bir garipti. Kararımız doğruydu, üçüncü gece konaklamamızı yakıp mutlaka buradan gitmeliydik ama nasıl olacağı belirsizdi. Önce karın tamamen kapladığı arabaları temizlemek gerekiyordu. Kemal’i de yanlarına alıp bahçeye çıktılar. Biz de Pınar’la toplanmaya başladık. O arada çocuklar uyandı. Kahvaltı niyetine onların önüne tost ekmeği paketini ve krem çikolata kabını koyduk, birer bardak süt verdik. Yarım saat sonra biz gitmeye hazırdık.

Arabaların temizlenmesi yaklaşık iki saat sürdü. Kemal içme suyu almak için yukarı çıkınca dozerin geldiği haberini verdi. Üçü, hangi yaşta olursa olsun muhtemelen tüm erkekler gibi dozerin ağacı kaldırmasını zevkle seyredeceklerdi.  “Keşke yanımızda bir paket çekirdek olsaydı da verseydik,” dedim.

Köy yanar, deli taranır misali Pınar’la birer tane votka portakal doldurduk. Üçüncüleri içmeye başlamadan dışarıdakiler geldiler. Yol açılmıştı. Herkes eline birer ikişer parça eşya aldı ve arabalara yerleştirmeye koyulduk. Biz eşya yerleştirirken çocuklar kenarda, ağaç altında bekliyorlardı. Belki de oldukça olağan ancak bizim hiç de beklemediğimiz şekilde ağacın dalları artık taşıyamadığı kar kütlesini çocukların kafasından aşağı boca etti. Karın miktarı öyle fazlaydı ki, enselerinden içine doldu, çocuklar abartısız donlarına kadar ıslandılar.  Boşalttığımız eve hızla dönüp üstlerini değiştirdik.

Deniz arabasının tekerlerine zincir takmak zahmetli olacağı için turuncu, kelepçe gibi plastikler taktı. İş göreceğini düşünüyordu ancak etraftaki kar miktarına bakılınca plastiklerin kifayetsiz kalacakları aşikardı ve daha otelin ana yola bağlanan kısmı bitmeden birer ikişer atmaya başladılar. Kavşakta polis durduruyor, ineni ve çıkanların zincirlerini diye kontrol ediyordu. Deniz kopanların yerine yedekleri taktı ve nasıl olduysa geçmemize izin verdiler.

Smolyan’a inmeyi başardığımızda ihtiyaç gidermek ve su, vs tedarik etmek için benzinliğe uğradığımızda trajedinin yeni bir kısmı ile karşılaştık. Otobüslerle hafta sonu kayak için Türkiye’den gelenler malzemeleri kenarlarda yığılmış şekilde benzinlikte bekleşiyorlardı. Geleli altı saati geçmişti ve daha ne kadar orada bekleyeceklerini bilmiyorlardı.

Deniz’in tekerlerindeki plastiklerin hiçbiri yerinde değildi. Mecbur kalana kadar zincir takmayacaktı. Smolyan’ın içinde yolların temizlenmiş olması yanıltıcıydı zira ormanlık alan içinden geçen yol hiç de geldiğimiz gibi güllük gülistanlık değildi. Bir yerde polis durdurdu ve Denizlerin arabasına zincirsiz izin vermeyeceğini söyledi. Arabaları kenara çektik. Necat ve Deniz, yarı kar yarı çamurun içinde debelenerek zincirleri takmaya koyuldular. O dört elin ikisi zincir takmaya değil kalp ameliyatları yapmaya, diğer ikisi ise beyin ve sinir ameliyatları yapmaya aşinaydı. Neyseki becerikliydiler. Bir iki zorlanmadan sonra zincirleri taktılar ve yeniden yola koyulduk. Polislerden dağa iniş ve çıkışların her türlü tamamen durdurulduğunu öğrendik. Şanslıydık, tam zamanında doğal afet bölgesini terk etmeyi başarmıştık.

Yol boyunca solda kilometrelerce araç konvoyu hareketsiz duruyordu. Telsizden Pınar’ın sesi geldi. Erdal’la mesajlaşmıştı. Dağda sadece elektrik değil su da tamamen kesilmişti. Otelin dışına çıkılamıyordu.

Yolboyu dibinden kesilmiş ağaçları gördükçe artık  gelirken gibi “Acaba neden?” diye sormuyordum.

Otobana bağlanmadan önce yine bir benzincide bu sefer zincirleri çıkarmak için durduk. Pınarla kendime birer bira aldım.” Akşam saat yedi gibi Kapıkule’de oluruz, Edirne’de ciğer yiyelim,” diye konuştuk.

Bir önceki Pamporovo seyahatinin aksine dönüşte bu sefer Kapıkule’den kolaylıkla geçtik. Ege arabada uyuyordu. Pınarlar Ege’yi uyandırmak istemedikleri için Edirne’ye başka zaman gitmeye karar verdik. Telsizle seyahat keyifliydi,  başka seyahatlerimizde de mutlaka kullanmalıydık. Kemal’in bu tatil için yorumunu unutmayacaktık. “Sıradan bir şekilde her şey yolunda gitse bir süre sonra silikleşir unuturduk. Artık hiç birimizin unutmasının mümkün olmadığı ortak bir tatil anımız oldu,” demişti.

Gece on biri geçe eve vardığımızda nihayet rahatlamıştık.

Perşembe günü Pınar aradı. Erdal’lar üç gün daha otelde mahsur kalmışlar, ancak Çarşamba günü dönebilmişlerdi. Acaba, bir daha Pamporova’ya gidecek olsak Mary bizi hatırlar, havalı arkadaşımız Erdal’ın himayesinde bize masa ayırır mıyıdı?

Öyle yani…