VARSAYILAN ANLAMI SORULARLA YIKMAK

Bugün bir milyoncu’ya gittim. Hadi sevgili okur yapma, sen hatırlarsın, şimdi bana “Bir milyoncu* da ne?”deme.

Bir sürü ıvır zıvır aldım. 157 lira verdim. Kendime inanamadım. Halbuki sadece kağıt muffin kabı alacaktım. Tamam, bunun 87 lirası bir tencereydi ama yine de yetmiş küsur lirası bir torba dolduran aklımda olmayan şeyler için verildi. Bir tane küçük yumurta çırpıcısı aldım ki, gerçekten şu son günlerde hemen her gün omlet pişirirken çok gerekli oluyor. İki tane banyo lifi aldım, banyo lifimiz kendini iyice salmıştı, gerekliydi. Sonra şu artan yiyecekleri koyunca kase, tabak  vs ye, üstünü kapatmak için  boy boy silikon kapaklardan buldum, çok sevindim, ne zamandır aklımdaydı. Bir tane pizza kesici aldım, evdeki tırtıklı kenalıydı, onu pek sevmiyordum. Sonra, ne zamandır hasretini çektiğim, ben bir seyahatteyken annemin beğenmeyip attığı rendemin tıpkısının aynısından buldum. İki tane silikon şarap tıpasını da o ara alıvermişim.

Tam kasadaydım ki, birisi dükkan sahibine oklava sordu, adam maskenin altından alaylı bir gülümsemeyle, “Son 1 ayda sattığım oklavayı on yılda satmadıydım,” dedi.  Malum, Korona günlerinde önceden eli una oklavaya değmemiş olan kim varsa şimdi hepsi mutfakta unlu mamüller şefi oldu. Neyse ki, bu işlerle mesaim çok eskiye dayanıyor da zamanında edinilmiş doyum duygusu ile instagramda bugünlerde böyle bir içerik  paylaşımına ihtiyaç duymuyorum.

Elbette bu da bir şeydir. Hatta çok iyi bir şey. Keşke devam etse de insanlar bugünlerde deneyimleyip edindiklerini hayattaki sınırlamalar ortadan kalkınca da devam ettirseler. Oysa ki  ben, insan denilen varlığa özellikle de çok arsız bir yaradılışı olmasından dolayı bu konuda çok güvenemiyorum.

Sadece bu süre içinde sıfırdan ekşi maya ekmek yapmaya başlayanların yarısı bile korunabilse, insanlık adına çok önemli bir adım atılmış olur.

Şöyle ki, ekşi maya ekmek yapmak öyle zor bir iş değil. Neticede köy insanının günlük rutininin en önemsiz parçalarından biri. Lakin, biz şehirli için kolay değil. Ekşi mayanın hazırda olduğunu varsayıyorum, yoksa ya birisinden edinilecek ya da bir hafta süren bir ekşi mayayı sıfırdan başlatıp olgunlaştırma işine girişilecek. Hamuru yoğurup fırından çıkarmak arasında ortalama 12 saat geçiyor, ideal dilimleme için buna en az 4-5 saat eklendiğinde neredeyse gün tamamlanmış oluyor. Kabul edin, sabırlıyım diyecekler arasında bile bu sabrı gösterecek insan sayısı çok fazla değil.

Korona günlerinden önce bu nedenle ben ekmek yapmayı hafta sonuna, mümkünse Pazar gününe,  planlıyordum. Şimdi malum, her gün hafta sonu  tadında.

Şehirlinin, özellikle de beyaz yakalının böyle bir iş için çok sabrı yok. Sabrı bıraktım, bu bir üretim demek, onların genel yaklaşımının üretim değil tüketim olduğunu biliyoruz. Benimki çok ama çok küçük bir umut belki ama, yine de bu dönemde kendi yemeğini pişiren, evde temizliğini kendi yapan, çocuklarının eğitimleri ile ilgili daha çok zaman ayıran insanların şimdiye kadar olan o garip keşmekeşle birlikte insanlık tarihindeki en rahat geçen hayatlarını birazcık da olsa sorgularlarsa bu Korona insanlık için önemli bir mihenk taşı olacak.

Bu evde geçen günler bana çok dokunmuyor, çünkü ben zaten 65 yaşıma geldiğimde olabildiğince minimum evden çıkacağımı yıllar önce yakın çevreme, onları hayretler içinde bırakarak, söylemiştim. Hatta, günlük gereksinimlerim karşılandığında aylarca evden çıkmayabilirim. Mevzuyu buradan “Yalnız Geçen Çocukluğumun Soğuk Geceleri”ne bağlamayacağım merak etmeyin. Bu  sebepleri ve sınırları çizilmiş tercih olacak.

En büyük gafletimizin olaylara genellikle tek yönlü bakmak olduğunu düşünürüm ve çoğu zaman bir konu üzerinde konuşulurken, kabul görenin yanısıra diğer tarafları da gösterdiğim için çok hoş karşılanmadığımı bilirim. Özellikle de toplumu etkileyen büyük olaylar karşısında aceleci yorumlar yapılmasını ne yazık ki, anlayamam. Yapılan en olağan hata, mevcut durumu, o an için az faktörü göz önünde bulundurarak değerlendirmek, nedense büyük resmi görmek için zamana pay bırakmamaktır. Elbette Korona Günleri için de aynı hata yapılyor.

Korona Günleri için asıl trajik olan, toplumun bir kısmı bu süreçte hayatının anlamını kaybederken, bir kısımının ise hayatının anlamını kazanıyor olması. Mesela beyaz yakalı işkoliklerin ciddi bir anlam kaybı yaşadığını düşünüyorum. O bitmek bilmeyen toplantıların bir kısmı teknoloji olanakları kullanılarak devam ettiriliyor biliyorum ama eminim ki, ofiste bir toplantı odasına kapanıp acayip önemli kararlar alma hissiyatını evin salonunda, banyodan gelen çamaşır makinesi sesi, mutfakta çocukların kırdığı cam bardağın sesi içinde alamıyorlardır.

Şu bir gerçek ki, ben ne kadar çaba sarf edersem edeyim büyük ölçüde kendi sınıfımın içinde kalıyorum. Kendim gibileri daha çok duyuyor, gözlemliyorum. Bu ne olduğu bir türlü açıklanamayan, etrafında bir sürü laflar dolandırılsa da bir sonuca varılamayan virüs yüzünden bazılarımızın sıkıcı  günlük hayat rutininden bir süreliğine kurtulduğunu, hayatları anlamlandığını izliyorum.

Ben çok rahatsızım bu durumdan. Aklımın kabul etmediği o kadar çok şey var ki. Sokaktan çekilmeye başlanmasının 2. Haftasında kurduğum cümle şuydu: Ne idüğü belirsiz bir dini tarikata zorla üye yapılmışım ve gerekçelendirilemeyen, bana anlatılan mantığı aklıma uymayan ibadetlerine katılmaya mecbur kalmışım gibi hissediyorum. Hatta, dini vecibelerle hayatlarını doldurup aklı mantığı kendinden uzak tutanlardan nasıl sakınıyorsam, yukarıda bahsettiğim Korona müritlerinden de kendimi  bir şekilde korumaya çalışıyorum.

Tamam  kabul, bir hastalık var. Bu bir virüs diyorlar ama ortalama üstü viroloji bilgime (özünde doktor olduğum için) göre bu virüs hakkında çok şey bildiğini söyleyenlerin bile hemen hiçbir şey bilmediklerini söyleyebilirim (çünkü ben doktorum). Bence bu hastalıktaki en büyük sorun, hakkında uluorta (tv ve sosyal medya) çok ama çok fazla gereksiz konuşma yapılmış olması. Şöyle ki, bundan on iki yıl önce domuz giribini çok ağır geçirmiş olan birisi olarak kıskanıyorum şimdi, o zaman neden gün be gün rakamlar konuşulmadı diye, neticede ben de o rakamlardan biriydim ve o günlerde domuz gribi geçirenler meğerse Korona’nın binde biri umursanmamışlar. Korona’dan ölenler oldu, oluyor ve olacak. Domuz gribinden ya da mevsimsel adi gripten de hala insanların öldüğü gerçeği de göz ardı edilmemeli. Aslında tüm bunlardan kendimiz korumamız için ellerimizi yıkamamız, birbirimizden biraz uzak durmamız, dışarıdan gelince kıyafetlerimizi hemen değiştirmemiz hep gerekliydi, gerekli de olacak. Yani, demem o ki, aslında bu durumun çok da yeni bir tarafı yok.

Uzun zamandır, galiba sosyolojiye ve dolayısıyla ekonomi – tarih – coğrafyaya ilgi duymaya başlamamdan beri, bana söylenen, anlatılan, duymam ve görmem istendiği için dayatılan hiçbir şeye kaynağı ne olursa olsun, özellikle de olayların tam da içindeyken, dumanı üstünde tüterken inanmıyorum. Hep aklımda şu sorular var: Bundan sonra ne olacak? Bundan önceki durum neydi, koşulları neler hazırladı, bundan sonra durum neye evrilecek, şu anki durumun doğurduğu  yakın gelecekte ortaya çıkaracağı ihtiyaçlar için planlananlar neler, bunlardan kimler ne kazanacak ve kimler neler kaybedecek, vs … Bu soruların bazılarının cevabı şimdi mümkün değil,  yok. Cevaplarını görmemiz, bulmamız için sabırla beklememiz gerekecek.

Mesela dün bir arkadaşım, kendisi çok rasyonalistik biridir, BBC’de Covid yüzünden 1.6 milyar kişinin açlık sınırına geldiğini, duygusal olarak bundan etkilendiğini söyledi. Bense ona bir dizi soruyla karşılık verdim. Bundan önce de kaç milyar açtı, bunu biliyor muyduk? Kaça 1,6 milyar eklendi? Geçmişte hangi olaylarla böyle trajik artışlar olmuştu? Artışlar herbirinde ne kadardı? Bu olayların bize ucu dokunanı var mıydı? Hangileri bizim hayatımızı, ne kadar etkilemişti?

Bu soruları sormak bana gerçekten iyi geliyor. Tavsiye ederim, siz de yapın.

Başımıza ne geliyorsa bize dayatılan, olduğu gibi alıp kabul etmemiz istenen bazı öğreti, dayanaksız varsayımlar, ego tatmini için yapılan gösterilerden geliyor. Herkes soru sorsun. Her sorumuzun bir cevabı olmayacak ama bir cevap peşinde koşarken, araştırırken çok farklı kapılardan geçip değişik çerçevelerden dünyaya bakmayı öğreneceğiz. Her sorunun hazır cevabının olacağını düşünmek bizim gibi ezberci, bilgiye kolay ulaşmanın mümkün olacağı yanılsamasıyla eğitilmişlerin düşeceği bir tuzaktır. Bu tuzağa ne kendimiz düşmeliyiz, ne de çocuklarımız. O yüzden özellikle çocuklarımızın cevabı kolay olmayan ve hatta cevabı olmayan sorular sormayı öğrenmesi gerekiyor. İşte aslında o zaman hayat anlam kazanacak.

Uzun bir yazı oldu, halbuki ben ekşi maya ekmekle ilgili romantik ve kendimi çok iyimser bulduğum birtakım tespitlerimi sizinle paylaşacaktım.

Öyle yani…

* 1 milyoncu: Liradan altı sıfır atılmadan önce içindeki malların her birinin 1 milyon liraya satıldığı dükkanlar vardı. Artık eşyaları 1 milyon = 1 lira’ya satmıyorlar ama içlerinde hala yok yok.