Etiketler

,


Bayağı uzun bir zaman önce edindiğim bir okuma alışkanlığım var: Bestseller okumaktan kaçınırım. Elbette arada istisnaları oluyor. Zaman zaman  bazı kitaplar hakkında o kadar çok konuşuluyor veya daha kimse okumadan önce o kadar çok reklamı yapılıyor ki artık okumak şart oluyor. Bir istisna da benim sevdiğim yazarların kitapları sözkonusu olduğunda gerçekleşiyor. Onlarda da şöyle bir durum var; eskiden sevdiklerim de bestseller oldukça bir şeyler kaybediyorlar gibi geliyor bana. Burada bir tartışmanın kapıları aralanıyor. Bestseller iyi kitap mıdır, iyi kitabın bestseller olma şansı var mıdır? Bu bir başka yazının konusu olmalı. Bugünün konusu Elif.

Elif, Paulo Coelho’nun  Türkiye’den ilham aldığı son romanı. Ben bundan önce Simyacı’yı okumuş, muhtemelen de edebi açıdan yeterince tatmin olmadığım için ve kısmen de yukarıdaki sebeplerden ötürü yazarın aradaki diğer eserlerini okumamıştım. Madem, içinde Türkiye geçiyordu, kırmızı kapaklıydı (beş kuruş fazla olsun, rengi kırmızı olsun), kapağın üzerinde hilalle yıldız vardı, arka kapak yazısı “Hilal ben, Türkçede, ayın ilk günlerinde aldığı yay biçimi demektir. Ülkemin bayrağında da vardır hilal,” cümlesiyle başlıyordu, artık okumak şart olmuştu. İlk romanının yayımlandığı 1986’dan beri toplamda 100 milyon satmış olan yazarın ülkem hakkında söylediklerini çok merak etmiştim.

Romanın başlarında kahinin biri, yazar olan roman kahramanının eşine, yazarı kastederek  “Türkiye’nin ruhu bütün sevgisini kocanıza verecek. Fakat kocanız, kanı akmadan aradığını bulamayacak,” diyerek tumturaklı mı tumturaklı bir kehanette bulunuyor. Sonunda kan akıyor ama hiç de başta hayal ettiğim gibi olmadı. Ben daha şövalyece bir şey düşünmüştüm, bir düello filan mesela. Akan kanın, ruhu sakat Hilal’in yumruğunun sonucu olacağını hiç tahmin etmemiştim. Türkiye’nin ruhunu ise kitabın tek harfinde bile bulamadım, çünkü güya Türkiye’yi temsil eden Hilal’in , yazara hayran, yazarın şimdiye kadarki eselerinde maneviyata dair anlattığını tahmin ettiğim şeylere gönülden inanmış, bir başka ülke vatandaşı olabilmesi gayet mümkün görünüyor. Yazar bir Türk kadınını kitabına, kendi manevi yolculuğunda önemli bir adıma yoldaş olmaya layık görmüş, elbet bana laf düşmez ama ben yine de söylüyorum fikrimi.

Kitapta anlatılan kayda değer tek mizansen ‘engizisyon sahnesi’ ama o da çok bildik. Asıl 9288 km.lik TransSibirya tren yolculuğunun vaat ettikleri ve gözlemci olarak kişiye sunabilecekleri es geçilmiş. Keşke, yazar bize o yolculuğu daha farklı bir izlek çerçevesinde anlatsaymış. Trenin, hem de o treninin iki vagonu arasında, Elif  adını verdiği, her şeyin başladığı ve bittiği sonsuz zaman yolculuğuna (!?) giriş kapısı olan küp şeklinde boşluktan daha fazlasını insana verebileceğini  anlatabilse, gördüklerini, mesela Baykal Gölü’nü ihtişamıyla anlatabilseymiş.

Neyse, ben Simyacı’dan bu yana değişen bir şey görmediğime göre eminim sevenleri yine sevecektir. Zaman almayan, kolay okunan, doğal bir Paulo Coelho kitabı.

Reklamlar